<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	>

<channel>
	<title>9 9 o r g i e s,</title>
	<atom:link href="http://www.doksandokuz.org/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.doksandokuz.org</link>
	<description>dünyayı değiştirebilirsin !</description>
	<pubDate>Mon, 07 Jun 2010 03:46:06 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.7.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>pablik enaunsmınt</title>
		<link>http://www.doksandokuz.org/?p=429</link>
		<comments>http://www.doksandokuz.org/?p=429#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Jun 2010 03:38:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.doksandokuz.org/?p=429</guid>
		<description><![CDATA[<p><strong>99 o r g i e s, projesi sonlanmıştır,</strong></p>
<p><strong>sori for eni inkınvinyıns</strong></p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-437" title="fin2" src="http://www.doksandokuz.org/wp-content/uploads/fin2.jpg" alt="fin2" width="499" height="332" /></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>99 o r g i e s, projesi sonlanmıştır,</strong></p>
<p><strong>sori for eni inkınvinyıns</strong></p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-437" title="fin2" src="http://www.doksandokuz.org/wp-content/uploads/fin2.jpg" alt="fin2" width="499" height="332" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.doksandokuz.org/?feed=rss2&amp;p=429</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Comptine d&#8217;un Autre Été</title>
		<link>http://www.doksandokuz.org/?p=417</link>
		<comments>http://www.doksandokuz.org/?p=417#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Mar 2010 21:39:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>null</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.doksandokuz.org/?p=417</guid>
		<description><![CDATA[<p>Yann Tiersen&#8217;in bestelediği Amelie&#8217;nin soundtracklerinden &#8220;Comptine d&#8217;un Autre Été&#8221; adlı parçanın akustik gitar ile icrası.</p>
<p><a href="http://doksandokuz.org/wp-content/uploads/cae/null - Comptine dun Autre Ete.rps">RPS : null - Comptine d&#8217;un Autre Été</a></p>
<p><a href="http://doksandokuz.org/wp-content/uploads/cae/null - Comptine dun Autre Ete.mp3">MP3 : null -Comptine d&#8217;un Autre Été </a></p>
<p>Önceki kayıt için:</p>
<p>For previous recordings :</p>
<p><a href="http://www.doksandokuz.org/?p=405">null - arigatou</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yann Tiersen&#8217;in bestelediği Amelie&#8217;nin soundtracklerinden &#8220;Comptine d&#8217;un Autre Été&#8221; adlı parçanın akustik gitar ile icrası.</p>
<p><a href="http://doksandokuz.org/wp-content/uploads/cae/null - Comptine dun Autre Ete.rps">RPS : null - Comptine d&#8217;un Autre Été</a></p>
<p><a href="http://doksandokuz.org/wp-content/uploads/cae/null - Comptine dun Autre Ete.mp3">MP3 : null -Comptine d&#8217;un Autre Été </a></p>
<p>Önceki kayıt için:</p>
<p>For previous recordings :</p>
<p><a href="http://www.doksandokuz.org/?p=405">null - arigatou</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.doksandokuz.org/?feed=rss2&amp;p=417</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>ありがとうございます</title>
		<link>http://www.doksandokuz.org/?p=405</link>
		<comments>http://www.doksandokuz.org/?p=405#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2010 18:48:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>null</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<category><![CDATA[acoustic]]></category>

		<category><![CDATA[akustik]]></category>

		<category><![CDATA[arigatou]]></category>

		<category><![CDATA[exprimental]]></category>

		<category><![CDATA[mp3]]></category>

		<category><![CDATA[null]]></category>

		<category><![CDATA[propellerheads]]></category>

		<category><![CDATA[reason]]></category>

		<category><![CDATA[synthsizer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.doksandokuz.org/?p=405</guid>
		<description><![CDATA[<p>TR: Verdikleri ilham dolayısıyla clint mansell, warren ellis, boards of canada ve mogwai&#8217;a, webcam mikrofonu ve onboard seskartı gibi zor koşullarda bile üretme imkanını sağlayabilecek sihire sahip olduğu için de Propellerheads&#8217;e teşekkür ederim.Umarım seversiniz. Deneysel kalın.</p>
<p>ENG: Thanks clint mansell, warren ellis, boards of canada and mogwai for inpiration and of course propellerheads for the magic that makes it possible to produce tracks even in hardest conditions like web cam mic and on-board sound card. Hope you enjoy it and keep experimetal.<a href="http://doksandokuz.org/wp-content/uploads/arigatou/arigatou.rps"></a></p>
<p><a href="http://doksandokuz.org/wp-content/uploads/arigatou/arigatou.rps"><br />
RPS : null - arigatou</a><a href="http://doksandokuz.org/wp-content/uploads/arigatou/null%20-%20arigatou.mp3"><br />
MP3 : null - arigatou</a></p>
<p>Önceki kayıt için:<br />
For previous recordings :<br />
<a href="http://www.doksandokuz.org/?p=224">null - we are what we are afraid of</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>TR: Verdikleri ilham dolayısıyla clint mansell, warren ellis, boards of canada ve mogwai&#8217;a, webcam mikrofonu ve onboard seskartı gibi zor koşullarda bile üretme imkanını sağlayabilecek sihire sahip olduğu için de Propellerheads&#8217;e teşekkür ederim.Umarım seversiniz. Deneysel kalın.</p>
<p>ENG: Thanks clint mansell, warren ellis, boards of canada and mogwai for inpiration and of course propellerheads for the magic that makes it possible to produce tracks even in hardest conditions like web cam mic and on-board sound card. Hope you enjoy it and keep experimetal.<a href="http://doksandokuz.org/wp-content/uploads/arigatou/arigatou.rps"></a></p>
<p><a href="http://doksandokuz.org/wp-content/uploads/arigatou/arigatou.rps"><br />
RPS : null - arigatou</a><a href="http://doksandokuz.org/wp-content/uploads/arigatou/null%20-%20arigatou.mp3"><br />
MP3 : null - arigatou</a></p>
<p>Önceki kayıt için:<br />
For previous recordings :<br />
<a href="http://www.doksandokuz.org/?p=224">null - we are what we are afraid of</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.doksandokuz.org/?feed=rss2&amp;p=405</wfw:commentRss>
<enclosure url="http://doksandokuz.org/wp-content/uploads/arigatou/null%20-%20arigatou.mp3" length="3528855" type="audio/mpeg" />
		</item>
		<item>
		<title>Kunduzun Sabrı</title>
		<link>http://www.doksandokuz.org/?p=390</link>
		<comments>http://www.doksandokuz.org/?p=390#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Jan 2010 13:44:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>99 kapıcısı</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<category><![CDATA[99]]></category>

		<category><![CDATA[99 O r g i e s]]></category>

		<category><![CDATA[doksandokuz]]></category>

		<category><![CDATA[gelincik]]></category>

		<category><![CDATA[kunduz]]></category>

		<category><![CDATA[kunduzun sabrı]]></category>

		<category><![CDATA[prayer]]></category>

		<category><![CDATA[sabrı]]></category>

		<category><![CDATA[the]]></category>

		<category><![CDATA[transparent]]></category>

		<category><![CDATA[transparenttheprayer]]></category>

		<category><![CDATA[un]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.doksandokuz.org/?p=390</guid>
		<description><![CDATA[<p>Ekliptik düzlemden binlerce ışık yılı uzaklıkta kayan yıldızın gökyüzünde bıraktığı pırıltıların aslında peri tozu olduğunu düşünen kunduz,  yatağında uzanmış düşünürken  bir an için başını kaldırmış bulundu. Gelin-cik le gözgöze geldiler sonra, uyku sersemi ve mahmurlaşmış gözlerini ağır bir ritmle kapatıp açıyordu kunduz. Ardından gelinciğin senfonik hareketleri eşliğinde daha hızlı açıp kapatır oldu gözlerini ve dahası artık hiçbirşey onun uykusunu geri getiremeyecekti ne yazık ki.</p>
<p>Gelincik ani bir hareketle upuzun gövdesini kunduzun yuvasını dağıtmak istercesine savurarak uzaklaştı; nitekim niyeti hiçte öyle değildi oysa. Gelinciğin bu savruk hareketi ona pahalıya mal olacaktı aslında, mazallah kuyruğunu biraz daha hızlı hareket ettirmeseydi eğer, kunduzun özenle kurduğu evini başına yerleştirip sonrada kendi üzerine düşenlerin altında kalabilirdi. Neyse ki öyle birşey yaşanmadı hayatlarında. Kunduz bu hızlı hareketlenmenin üzerindeki etkisini atar atmaz yine gökyüzüne çevirdi başını peri tozu olmadığını bildiği yıldızın kayarken bıraktığı pırıltıları göz ucuyla takip etti ve bunu yaparken yuvasını neredeyse dağıtmak üzere olan gelinciği unutmuştu bile. Az önce neyle karşılaştığıyla değil de neden yuvasını bir dere üzerinde set oluşturacak şekilde inşaa ettiğini düşünüyordu.</p>
<p>Kimbilir belki de &#8230; Doğrudur&#8230; Hay bin kunduz aşkına&#8230;</p>
<p><em><strong>Yazar : transparenttheprayer, 2009</strong></em></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ekliptik düzlemden binlerce ışık yılı uzaklıkta kayan yıldızın gökyüzünde bıraktığı pırıltıların aslında peri tozu olduğunu düşünen kunduz,  yatağında uzanmış düşünürken  bir an için başını kaldırmış bulundu. Gelin-cik le gözgöze geldiler sonra, uyku sersemi ve mahmurlaşmış gözlerini ağır bir ritmle kapatıp açıyordu kunduz. Ardından gelinciğin senfonik hareketleri eşliğinde daha hızlı açıp kapatır oldu gözlerini ve dahası artık hiçbirşey onun uykusunu geri getiremeyecekti ne yazık ki.</p>
<p>Gelincik ani bir hareketle upuzun gövdesini kunduzun yuvasını dağıtmak istercesine savurarak uzaklaştı; nitekim niyeti hiçte öyle değildi oysa. Gelinciğin bu savruk hareketi ona pahalıya mal olacaktı aslında, mazallah kuyruğunu biraz daha hızlı hareket ettirmeseydi eğer, kunduzun özenle kurduğu evini başına yerleştirip sonrada kendi üzerine düşenlerin altında kalabilirdi. Neyse ki öyle birşey yaşanmadı hayatlarında. Kunduz bu hızlı hareketlenmenin üzerindeki etkisini atar atmaz yine gökyüzüne çevirdi başını peri tozu olmadığını bildiği yıldızın kayarken bıraktığı pırıltıları göz ucuyla takip etti ve bunu yaparken yuvasını neredeyse dağıtmak üzere olan gelinciği unutmuştu bile. Az önce neyle karşılaştığıyla değil de neden yuvasını bir dere üzerinde set oluşturacak şekilde inşaa ettiğini düşünüyordu.</p>
<p>Kimbilir belki de &#8230; Doğrudur&#8230; Hay bin kunduz aşkına&#8230;</p>
<p><em><strong>Yazar : transparenttheprayer, 2009</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.doksandokuz.org/?feed=rss2&amp;p=390</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Blog &#8216;tan</title>
		<link>http://www.doksandokuz.org/?p=387</link>
		<comments>http://www.doksandokuz.org/?p=387#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Jan 2010 15:03:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Eren Çakım</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.doksandokuz.org/?p=387</guid>
		<description><![CDATA[<p><span style="font-size: x-small; color: #626262; font-family: Times New Roman;"> </span>Medeniyet iki sütun üzerinde yükselir: Süngü ve açlık. Dolandırıcılarla, namussuzların gönlüne göre bir düzen. Hakim-i mutlak: Para. İnsan hakları ve hürriyetleri için yapılan katliamlar ortada. Medeniyet, üçkağıtçılara saraylar, dahilere kümes yaptırır.</p>
<p>J.B.Fourier</p>
<p><span style="font-size: x-small; color: #626262; font-family: Times New Roman;"> </span>Bir zamanlar insanlara kızardım. Sonra düşündüm; gördüm ki, kalbi kırılmamış kimse yok. Herkes, komşusunun hışmına uğramaktan korkuyor ve bu yüzden ilk darbeyi kendisi indirmek istiyor. İşte hayat böyle anacığım.</p>
<p>M.Gorki - Ana</p>
<p><span style="font-size: x-small; color: #626262; font-family: Times New Roman;"> </span>Kimse dinlemiyorsa beni - ya da istediğim gibi dinlemiyorsa - günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda bana bunu da yaptınız.</p>
<p>O.Atay - Günlük</p>
<p><span style="font-size: x-small; color: #626262; font-family: Times New Roman;"> </span>Nietzsche, Schopenhauer ve Dr. Ramiz&#8230;Bütün bunları behemehal okumuş olduğuma inandığı için hepsinden bana üstü kapalı misaller veriyor, sonra kitaplardan aldığı bu misalleri günlük hayata, kendi hayatına, benim hayatıma, memleket meselelerine tatbik ediyor ve oradan tabiatıyla Alman musikisine geçiyorduk.</p>
<p>A.H.Tanpınar - Saatleri Ayarlama Enstitüsü</p>
<p><span style="font-size: x-small; color: #626262; font-family: Times New Roman;"> </span>Hep kuvveti alkışlamaktan usanmayan insanlık, kuvvetlinin hazzına hak adını vermiş ve onu kutsal bir örtüyle örterek kabe haline koymuş, nesiller boyunca gelenekleri onun kutsallığına bağlamışlardır.</p>
<p>N.Topçu - İslam ve İnsan</p>
<p><span style="font-size: x-small; color: #626262; font-family: Times New Roman;"> </span>Hayır aksine siz, yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Mirası, sınır tanımaz bir tarzda yiyorsunuz. <span style="text-decoration: underline;">Malı bir yığma tutkusu ve hırsıyla seviyorsunuz</span>.</p>
<p>Ve onlara:&#8221;Size Allah&#8217; ın rızık olarak verdiklerinden infak edin&#8221; denildiği zaman, o inkar edenler iman edenlere dediler ki:&#8221;<span style="text-decoration: underline;">Allah&#8217; ın eğer dilemiş olsaydı, yedireceği kimseyi biz mi yedirecek misiniz</span>?&#8221;</p>
<p>Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah&#8217; ın vadi haktır, öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve <span style="text-decoration: underline;">aldatıcılar da sizi Allah ile aldatmasın</span>.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz</span>.</p>
<p>Kaynak: İlahi kitaplardan biri</p>
<p><img style="width: 266px; height: 208px;" src="http://www.timeturk.com/images/news/45649.jpg" alt="" width="266" height="309" /></p>
<p>&#8220;Bırakın bu palavraları, bay Schnier. Arzunuz ne?&#8221;</p>
<p>&#8220;Katolikler sinirimi bozuyor,&#8221; dedim. &#8220;Doğru kişiler değilsiniz.&#8221;</p>
<p>&#8220;Peki ya protestanlar?&#8221; diye güldü.</p>
<p>&#8220;Onlar da hasta yapar beni&#8221; dedim.</p>
<p>&#8220;Ya allahsızlar?&#8221;. Hala gülüyordu.,</p>
<p>&#8220;Sıkıntı verirler. Allah&#8217; tan söz ederler hep.&#8221;</p>
<p>&#8220;Peki ya siz nesiniz?&#8221;</p>
<p>&#8220;Palyaçoyum ben&#8221; dedim.</p>
<p>Heinrich Böll - Palyaço</p>
<p>Gök ve deniz baştanbaşa bir pırıltı ve çalkantı idi. Yıldızlar kıpır kıpır kıpırdadıkça, köşeleri kırpılmış parıltı kırpıntıları milyon kere milyarca şakrayan yağmur damlaları gibi harıl harıl boşanıyor ve denize düşüyorlardı. Ne güzel evrendi bu! Ama kayıkta kan ağlayan insanların yanıbaşında, bu güzelliği tatmak değil sezinlemek bile onlara karşı işlenmiş bir suç duygusunu veriyordu. Ne var ki daha çocuktum. Çoğu büyüğüm olan insanlarda bir güzellik, bir iyilikle bir doğruluğun bulunduğuna inanıyordum. Her nedense arada ben de, kayıktakilerin çekmiş oldukları güçlükleri ve işkenceleri hep dünün ve bugünün gel geç kötülükleri, çirkinlikleri ve gecenin kabusu sayıyordum. Yarınınsa mutlaka göklerde ve denizde gördüğüm güzelliğe denk güzellikte ve iyilikte olacağına - zincir kemiğime bel bağladığım kadar - inanıyordum. Gördüğüme nasıl inanmazdım ki, gördüğüm güzellikler, bu dünyayı habis bir ruhun yaratmadığını bana, göz göre göre doğruluyordu.</p>
<p>Halikarnas Balıkçısı - Aganta Burina Burinata</p>
<p>Köyde yere bakarak yürümek ayıptır, etrafınızdakiler tanıdıktır ve tanıdıklarınızdan gözlerinizi kaçırmamalısınızdır.</p>
<p>Şehirde yere bakarak yürümek makbuldür, tanımadığınız insanlara gözünüzü dikmemelisinizdir.</p>
<p>Şimdi insanlar cep telefonlarına bakarak yürüyorlar.</p>
<p>E.Ç.</p>
<p><span style="font-size: x-small; color: #626262; font-family: Times New Roman;"> </span>Keşke şu saman çöpü olsaydım, keşke hiç yaratılmasaydım, keşke annem beni hiç doğurmasaydı, keşke hiçbir şey olmasaydım, keşke unutulup gitseydim.</p>
<p>Keşke bir koç olsaydım, sahiplerim kendilerine göre beni besleyip, sevdikleri için kesseydiler. Etimin bir kısmını kebap, bir kısmını kavurma yapıp yeseler, sonra dışkı olarak dışarı atsaydılar ama beşer olmasaydım.</p>
<p>Hz. Ömer</p>
<p><span style="font-size: x-small; color: #626262; font-family: Times New Roman;"> </span>SAVAŞ BARIŞTIR</p>
<p>ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR</p>
<p>CAHİLLİK KUVVETTİR</p>
<p>George Orwell - 1984</p>
<p>Ben hep sıkıntılıyım. Yani bir adamın canı sıkılır, o ben&#8217; im. Çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. Ben silahsız bir askerim de ondan. Törenler askeriyim ben. Cumartesi ve pazar askeri. Aslında karışık bir şey, kime ne söylenebilir? Bir sıkıntıyı ısrarla büyüterek, asıl büyük sıkıntıya ısrarla giden tümün attığı çekirdek. Pis bir köleliğe ve sonsuz çılgınlığa varacak bir oluşumu sıkıntıyla bekleyen bölünmez Varlık&#8217; ın ben&#8217; i. Ondan severim sıkıntıyı. Sevincin o amansız, o aşağılayıcı bönlüğünden korur beni. Ne söylenmişse ve ne söylenmemişse, ne yapılmışsa ve ne yapılmamışsa, ne düzeltilmişse ve ne düzeltilmemişse ondan sıkılan biri. Belki söylenmemişin, yapılmamışın ve düzeltilmemişin telaşı içinde biraz. O kadar. Ve sıkıntılı. Ve sıkıntılı. İşte böyle başlıyordu her yerde mutsuzluk. Ve mutsuzluk büyük bir umut gibi çekiyor kendine beni.</p>
<p>Turgut Uyar</p>
<p>Bir küçük insan zerresi halinde bu sabah, bütün insanları, çocukları, kuşları, yemişleri, sefilleri ve açları beyhude bir sevgi ile seviyor, kederlenmeye zaman kalmadan birdenbire bir sıçrayışta ayağa kalkıyorum. İlk vapuru karşılamaya koşuyorum. Ve bekliyorum. İlk vapurdan binbir yabancı çıkıyor. Bir dost çehresi bulamıyorum. Bir şeyler anlatmak ihtiyacındayım. Vapurdan kimse çıkmayınca kaleme kağıda sarılıyorum.</p>
<p>Sait Faik - Ormanda Uyku</p>
<p>Sadece askerlikte çektiği sıkıntılar yüzünden ve/veya düzenli bir ordu kuramayacak kadar dağınık örgütlere sempati duyduğu için anti-militarist olanlardan değil de; aklı erdiğinden beri şiddetin karşısında yer alanlardan birisi olduğum için talihli olduğumu düşünüyorum.</p>
<p>E.Ç.</p>
<p>&#8220;Çamuru balığa tercih eden, kaba ve görgüsüz proleteryayı, hata ve kusurları ne olursa olsun, hayatın kalitesi sayılan ve şüphesiz bütün beşeri gelişmenin çekirdeğini taşıyan burjuva ve entelijansiyanın üstüne yücelten bir itikadı nasıl benimseyebilirim?&#8221;</p>
<p>-IMF Kurucusu İngiliz J.M.Keynes-</p>
<p>Sen, ey güneş, boş yere çabalıyorsun,</p>
<p>Kederli bulutlar arasından ışıldamaya,</p>
<p>Hayatımın tek kazancı,</p>
<p>Onun kaybına ağlamaktır.</p>
<p>&#8220;J.W.Goethe-Eşini kaybettikten sonra&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Çocukların acısı, gerçeğe erilmesi için zorunlu acılar toplamını tamamlamaya yarıyorsa, bundan böyle bu gerçeğin bu pahaya değmediğini söyleyeceğim.&#8221;</p>
<p>Dosto - Ivan Karamazov</p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size: x-small; color: #626262; font-family: Times New Roman;"> </span>Medeniyet iki sütun üzerinde yükselir: Süngü ve açlık. Dolandırıcılarla, namussuzların gönlüne göre bir düzen. Hakim-i mutlak: Para. İnsan hakları ve hürriyetleri için yapılan katliamlar ortada. Medeniyet, üçkağıtçılara saraylar, dahilere kümes yaptırır.</p>
<p>J.B.Fourier</p>
<p><span style="font-size: x-small; color: #626262; font-family: Times New Roman;"> </span>Bir zamanlar insanlara kızardım. Sonra düşündüm; gördüm ki, kalbi kırılmamış kimse yok. Herkes, komşusunun hışmına uğramaktan korkuyor ve bu yüzden ilk darbeyi kendisi indirmek istiyor. İşte hayat böyle anacığım.</p>
<p>M.Gorki - Ana</p>
<p><span style="font-size: x-small; color: #626262; font-family: Times New Roman;"> </span>Kimse dinlemiyorsa beni - ya da istediğim gibi dinlemiyorsa - günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda bana bunu da yaptınız.</p>
<p>O.Atay - Günlük</p>
<p><span style="font-size: x-small; color: #626262; font-family: Times New Roman;"> </span>Nietzsche, Schopenhauer ve Dr. Ramiz&#8230;Bütün bunları behemehal okumuş olduğuma inandığı için hepsinden bana üstü kapalı misaller veriyor, sonra kitaplardan aldığı bu misalleri günlük hayata, kendi hayatına, benim hayatıma, memleket meselelerine tatbik ediyor ve oradan tabiatıyla Alman musikisine geçiyorduk.</p>
<p>A.H.Tanpınar - Saatleri Ayarlama Enstitüsü</p>
<p><span style="font-size: x-small; color: #626262; font-family: Times New Roman;"> </span>Hep kuvveti alkışlamaktan usanmayan insanlık, kuvvetlinin hazzına hak adını vermiş ve onu kutsal bir örtüyle örterek kabe haline koymuş, nesiller boyunca gelenekleri onun kutsallığına bağlamışlardır.</p>
<p>N.Topçu - İslam ve İnsan</p>
<p><span style="font-size: x-small; color: #626262; font-family: Times New Roman;"> </span>Hayır aksine siz, yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Mirası, sınır tanımaz bir tarzda yiyorsunuz. <span style="text-decoration: underline;">Malı bir yığma tutkusu ve hırsıyla seviyorsunuz</span>.</p>
<p>Ve onlara:&#8221;Size Allah&#8217; ın rızık olarak verdiklerinden infak edin&#8221; denildiği zaman, o inkar edenler iman edenlere dediler ki:&#8221;<span style="text-decoration: underline;">Allah&#8217; ın eğer dilemiş olsaydı, yedireceği kimseyi biz mi yedirecek misiniz</span>?&#8221;</p>
<p>Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah&#8217; ın vadi haktır, öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve <span style="text-decoration: underline;">aldatıcılar da sizi Allah ile aldatmasın</span>.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz</span>.</p>
<p>Kaynak: İlahi kitaplardan biri</p>
<p><img style="width: 266px; height: 208px;" src="http://www.timeturk.com/images/news/45649.jpg" alt="" width="266" height="309" /></p>
<p>&#8220;Bırakın bu palavraları, bay Schnier. Arzunuz ne?&#8221;</p>
<p>&#8220;Katolikler sinirimi bozuyor,&#8221; dedim. &#8220;Doğru kişiler değilsiniz.&#8221;</p>
<p>&#8220;Peki ya protestanlar?&#8221; diye güldü.</p>
<p>&#8220;Onlar da hasta yapar beni&#8221; dedim.</p>
<p>&#8220;Ya allahsızlar?&#8221;. Hala gülüyordu.,</p>
<p>&#8220;Sıkıntı verirler. Allah&#8217; tan söz ederler hep.&#8221;</p>
<p>&#8220;Peki ya siz nesiniz?&#8221;</p>
<p>&#8220;Palyaçoyum ben&#8221; dedim.</p>
<p>Heinrich Böll - Palyaço</p>
<p>Gök ve deniz baştanbaşa bir pırıltı ve çalkantı idi. Yıldızlar kıpır kıpır kıpırdadıkça, köşeleri kırpılmış parıltı kırpıntıları milyon kere milyarca şakrayan yağmur damlaları gibi harıl harıl boşanıyor ve denize düşüyorlardı. Ne güzel evrendi bu! Ama kayıkta kan ağlayan insanların yanıbaşında, bu güzelliği tatmak değil sezinlemek bile onlara karşı işlenmiş bir suç duygusunu veriyordu. Ne var ki daha çocuktum. Çoğu büyüğüm olan insanlarda bir güzellik, bir iyilikle bir doğruluğun bulunduğuna inanıyordum. Her nedense arada ben de, kayıktakilerin çekmiş oldukları güçlükleri ve işkenceleri hep dünün ve bugünün gel geç kötülükleri, çirkinlikleri ve gecenin kabusu sayıyordum. Yarınınsa mutlaka göklerde ve denizde gördüğüm güzelliğe denk güzellikte ve iyilikte olacağına - zincir kemiğime bel bağladığım kadar - inanıyordum. Gördüğüme nasıl inanmazdım ki, gördüğüm güzellikler, bu dünyayı habis bir ruhun yaratmadığını bana, göz göre göre doğruluyordu.</p>
<p>Halikarnas Balıkçısı - Aganta Burina Burinata</p>
<p>Köyde yere bakarak yürümek ayıptır, etrafınızdakiler tanıdıktır ve tanıdıklarınızdan gözlerinizi kaçırmamalısınızdır.</p>
<p>Şehirde yere bakarak yürümek makbuldür, tanımadığınız insanlara gözünüzü dikmemelisinizdir.</p>
<p>Şimdi insanlar cep telefonlarına bakarak yürüyorlar.</p>
<p>E.Ç.</p>
<p><span style="font-size: x-small; color: #626262; font-family: Times New Roman;"> </span>Keşke şu saman çöpü olsaydım, keşke hiç yaratılmasaydım, keşke annem beni hiç doğurmasaydı, keşke hiçbir şey olmasaydım, keşke unutulup gitseydim.</p>
<p>Keşke bir koç olsaydım, sahiplerim kendilerine göre beni besleyip, sevdikleri için kesseydiler. Etimin bir kısmını kebap, bir kısmını kavurma yapıp yeseler, sonra dışkı olarak dışarı atsaydılar ama beşer olmasaydım.</p>
<p>Hz. Ömer</p>
<p><span style="font-size: x-small; color: #626262; font-family: Times New Roman;"> </span>SAVAŞ BARIŞTIR</p>
<p>ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR</p>
<p>CAHİLLİK KUVVETTİR</p>
<p>George Orwell - 1984</p>
<p>Ben hep sıkıntılıyım. Yani bir adamın canı sıkılır, o ben&#8217; im. Çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. Ben silahsız bir askerim de ondan. Törenler askeriyim ben. Cumartesi ve pazar askeri. Aslında karışık bir şey, kime ne söylenebilir? Bir sıkıntıyı ısrarla büyüterek, asıl büyük sıkıntıya ısrarla giden tümün attığı çekirdek. Pis bir köleliğe ve sonsuz çılgınlığa varacak bir oluşumu sıkıntıyla bekleyen bölünmez Varlık&#8217; ın ben&#8217; i. Ondan severim sıkıntıyı. Sevincin o amansız, o aşağılayıcı bönlüğünden korur beni. Ne söylenmişse ve ne söylenmemişse, ne yapılmışsa ve ne yapılmamışsa, ne düzeltilmişse ve ne düzeltilmemişse ondan sıkılan biri. Belki söylenmemişin, yapılmamışın ve düzeltilmemişin telaşı içinde biraz. O kadar. Ve sıkıntılı. Ve sıkıntılı. İşte böyle başlıyordu her yerde mutsuzluk. Ve mutsuzluk büyük bir umut gibi çekiyor kendine beni.</p>
<p>Turgut Uyar</p>
<p>Bir küçük insan zerresi halinde bu sabah, bütün insanları, çocukları, kuşları, yemişleri, sefilleri ve açları beyhude bir sevgi ile seviyor, kederlenmeye zaman kalmadan birdenbire bir sıçrayışta ayağa kalkıyorum. İlk vapuru karşılamaya koşuyorum. Ve bekliyorum. İlk vapurdan binbir yabancı çıkıyor. Bir dost çehresi bulamıyorum. Bir şeyler anlatmak ihtiyacındayım. Vapurdan kimse çıkmayınca kaleme kağıda sarılıyorum.</p>
<p>Sait Faik - Ormanda Uyku</p>
<p>Sadece askerlikte çektiği sıkıntılar yüzünden ve/veya düzenli bir ordu kuramayacak kadar dağınık örgütlere sempati duyduğu için anti-militarist olanlardan değil de; aklı erdiğinden beri şiddetin karşısında yer alanlardan birisi olduğum için talihli olduğumu düşünüyorum.</p>
<p>E.Ç.</p>
<p>&#8220;Çamuru balığa tercih eden, kaba ve görgüsüz proleteryayı, hata ve kusurları ne olursa olsun, hayatın kalitesi sayılan ve şüphesiz bütün beşeri gelişmenin çekirdeğini taşıyan burjuva ve entelijansiyanın üstüne yücelten bir itikadı nasıl benimseyebilirim?&#8221;</p>
<p>-IMF Kurucusu İngiliz J.M.Keynes-</p>
<p>Sen, ey güneş, boş yere çabalıyorsun,</p>
<p>Kederli bulutlar arasından ışıldamaya,</p>
<p>Hayatımın tek kazancı,</p>
<p>Onun kaybına ağlamaktır.</p>
<p>&#8220;J.W.Goethe-Eşini kaybettikten sonra&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Çocukların acısı, gerçeğe erilmesi için zorunlu acılar toplamını tamamlamaya yarıyorsa, bundan böyle bu gerçeğin bu pahaya değmediğini söyleyeceğim.&#8221;</p>
<p>Dosto - Ivan Karamazov</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.doksandokuz.org/?feed=rss2&amp;p=387</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Uzman ve Porselen Dişi</title>
		<link>http://www.doksandokuz.org/?p=384</link>
		<comments>http://www.doksandokuz.org/?p=384#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Jan 2010 14:54:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Eren Çakım</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.doksandokuz.org/?p=384</guid>
		<description><![CDATA[<p>Yazdır, sabahtır, sıcaktır…Kısa dönem er, sabah içtiması devam etmekteyken, uzman çavuşa bakakalır. Olmadı. Hangi, “ihtiyaçları devlet tarafından karşılanan” adamdır bakakalan?</p>
<p>Başlayalım:</p>
<p>Askerliği sona erince şaşıracağı şeylerin sayısının ve şaşırma sıklığının azalacağını anlayacak olan ve böylelikle üzüleceği şeylerin sayısını arttıracak olan,</p>
<p>Bilmem hangi komutan kızının okuduğu lisenin otlarını biçerken, taze kesilmiş çimen kokusunu hissederek, kötüye perde çekip, mutlu olmayı becerecek olan,</p>
<p>İmge-Sembol arayan şair-yazarlar için bulunmaz bir kurumda vatani vazifesini yapıyor olduğunu farkedecek olan,</p>
<p>Kış gecelerinde, ortak tercihin aksine, sırf boğazın temiz göğünde parıldayan sessiz şimşekleri izleyebilmek için gece nöbetlerini iştiha ile bekleyecek olan,</p>
<p>Şu kadar yıllık hayat tecrübesiyle, ancak “yaklaşık” bir şahsiyet tahlili yapabildiği, kafasına dank edecek olan,</p>
<p>Uzun süre sonra gördüğü ilk rüyasında, sadece kendisine şefkat besleyenleri görecek olan,</p>
<p>Daha yirmi yaşına basmamış delikanlıların yüzük parmaklarına, önce şaşırarak sonra imrenerek bakacak olan,</p>
<p>Nöbet yerinin önünden geçerken kendisine el sallayan minik çocuğa el sallayarak karşılık vermenin; militarizmi destekleyen bir tavır mı, yoksa ufağın zihnini çelişkilere hazırlayacak bir hareket mi olduğuna bir türlü karar veremeyip, sonunda, bu denli düşünmenin çok da faydalı olmadığına kanaat getirecek olan,</p>
<p>Askerlikten evvelki hayatının kıymetini şimdi anlayabildiğini defalarca söylemekten geri durmayan asker arkadaşlarının, işte tam da o cümleleri söylerken bile; günahları temizlermiş gibi yüzlerini serinleten narin yeli; insanı küçücük bir kul olduğuna mutlu eden kusursuz gökyüzü tablosunu, bir daha hiç o anki kadar verimli çalıştıramayacağı duyu organlarından aldıkları hazzı, dostların paylaştığı güzellikleri, işte tüm bunları farkedemeyip de, inadına suratlarını asmalarına bir mana veremeyecek olan,</p>
<p>O saf ve temiz olduğunu sandığı anadolu gençlerinin, sırf ayakta kalabilmek, menfaatlerini koruyabilmek için yarattıkları grupları hüzünle takip edecek olan,</p>
<p>“Burada, kendimi piyano tuşları üzerinde gezinen bir karınca gibi değersiz hissediyorum” diyen sanatçı arkadaşının benzetmesinin etkisinden kurtulmak için başını öne eğerek, başka şeyleri düşünmeye gayret edecek olan,</p>
<p>Kendisine nazik davranmayan rütbelilere içinden: “Biraz daha ileri giderseniz, dünyevi-çabuk tüketilir şeyleri eklemediğim günlüğümde bulursunuz kendinizi” diyerek onları tehdit edecek ve hemen ardından dışından gülecek olan,</p>
<p>Askerliği sürmekteyken, bir mevsimi geride bıraktığını ancak, nöbet kulübesinin karşısındaki çam ağacının yapraksız-çıplak halini görünce farkedebilecak; her bir dalı, göğe yönelmiş ve güneş niyaz eden bir insancığa benzetecek; “seni duyduklarına emin misin?” diye sormak isteyecek; bunları düşünürken, yanındaki taş duvara tırmanan kapkara, hacimli ve kızgın örümceğin (hiç bir örümceğe “kızmamayı” yakıştıramıyor) masum adımlarını izleyip, şimdiye dek yanlış canlılardan tiksindiği tespitini yapacak olan,</p>
<p>Nöbet yerinin hemen önündeki caddeden geçen aile arabalarındaki hikayeleri, bekar arabalarındaki şiirleri keşfetmeye çalışacak olan,</p>
<p>Bir gün önceki tüm okuma mesaisini maddeci yazarlara ayırıp, dahası onları haklı bulup, ertesi sabah duyduğu sabah ezanıyla zihnindeki her şey - haklı buldukları da dahil – silinecek olan,</p>
<p>Asker olduktan birkaç zaman sonra, dışarıdaki hayatın önceden olduğu gibi – hiç değişmeden - devam ettiğini kabullenemeyecek; ölmüş olabileceğinden şüphelenecek olan</p>
<p>KISA DÖNEM ER,</p>
<p>Rütbesinin adlandırılışındaki zıtlığın altında ezilen (uzman-çavuş) ve dahası bunun farkında bile olmayan,</p>
<p>Hal ve hareketleriyle Freud’ un ruhuna rahmet okutan</p>
<p>Uzman çavuşun, gelmekte olan üstüne muhabbetle bakarken gün yüzüne çıkarmaktan çekinmediği porselen dişinin parladığını gördü ve ilk hikayesini* yazmaya karar verdi.</p>
<p>* : http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=80118</p>
<p>2009</p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yazdır, sabahtır, sıcaktır…Kısa dönem er, sabah içtiması devam etmekteyken, uzman çavuşa bakakalır. Olmadı. Hangi, “ihtiyaçları devlet tarafından karşılanan” adamdır bakakalan?</p>
<p>Başlayalım:</p>
<p>Askerliği sona erince şaşıracağı şeylerin sayısının ve şaşırma sıklığının azalacağını anlayacak olan ve böylelikle üzüleceği şeylerin sayısını arttıracak olan,</p>
<p>Bilmem hangi komutan kızının okuduğu lisenin otlarını biçerken, taze kesilmiş çimen kokusunu hissederek, kötüye perde çekip, mutlu olmayı becerecek olan,</p>
<p>İmge-Sembol arayan şair-yazarlar için bulunmaz bir kurumda vatani vazifesini yapıyor olduğunu farkedecek olan,</p>
<p>Kış gecelerinde, ortak tercihin aksine, sırf boğazın temiz göğünde parıldayan sessiz şimşekleri izleyebilmek için gece nöbetlerini iştiha ile bekleyecek olan,</p>
<p>Şu kadar yıllık hayat tecrübesiyle, ancak “yaklaşık” bir şahsiyet tahlili yapabildiği, kafasına dank edecek olan,</p>
<p>Uzun süre sonra gördüğü ilk rüyasında, sadece kendisine şefkat besleyenleri görecek olan,</p>
<p>Daha yirmi yaşına basmamış delikanlıların yüzük parmaklarına, önce şaşırarak sonra imrenerek bakacak olan,</p>
<p>Nöbet yerinin önünden geçerken kendisine el sallayan minik çocuğa el sallayarak karşılık vermenin; militarizmi destekleyen bir tavır mı, yoksa ufağın zihnini çelişkilere hazırlayacak bir hareket mi olduğuna bir türlü karar veremeyip, sonunda, bu denli düşünmenin çok da faydalı olmadığına kanaat getirecek olan,</p>
<p>Askerlikten evvelki hayatının kıymetini şimdi anlayabildiğini defalarca söylemekten geri durmayan asker arkadaşlarının, işte tam da o cümleleri söylerken bile; günahları temizlermiş gibi yüzlerini serinleten narin yeli; insanı küçücük bir kul olduğuna mutlu eden kusursuz gökyüzü tablosunu, bir daha hiç o anki kadar verimli çalıştıramayacağı duyu organlarından aldıkları hazzı, dostların paylaştığı güzellikleri, işte tüm bunları farkedemeyip de, inadına suratlarını asmalarına bir mana veremeyecek olan,</p>
<p>O saf ve temiz olduğunu sandığı anadolu gençlerinin, sırf ayakta kalabilmek, menfaatlerini koruyabilmek için yarattıkları grupları hüzünle takip edecek olan,</p>
<p>“Burada, kendimi piyano tuşları üzerinde gezinen bir karınca gibi değersiz hissediyorum” diyen sanatçı arkadaşının benzetmesinin etkisinden kurtulmak için başını öne eğerek, başka şeyleri düşünmeye gayret edecek olan,</p>
<p>Kendisine nazik davranmayan rütbelilere içinden: “Biraz daha ileri giderseniz, dünyevi-çabuk tüketilir şeyleri eklemediğim günlüğümde bulursunuz kendinizi” diyerek onları tehdit edecek ve hemen ardından dışından gülecek olan,</p>
<p>Askerliği sürmekteyken, bir mevsimi geride bıraktığını ancak, nöbet kulübesinin karşısındaki çam ağacının yapraksız-çıplak halini görünce farkedebilecak; her bir dalı, göğe yönelmiş ve güneş niyaz eden bir insancığa benzetecek; “seni duyduklarına emin misin?” diye sormak isteyecek; bunları düşünürken, yanındaki taş duvara tırmanan kapkara, hacimli ve kızgın örümceğin (hiç bir örümceğe “kızmamayı” yakıştıramıyor) masum adımlarını izleyip, şimdiye dek yanlış canlılardan tiksindiği tespitini yapacak olan,</p>
<p>Nöbet yerinin hemen önündeki caddeden geçen aile arabalarındaki hikayeleri, bekar arabalarındaki şiirleri keşfetmeye çalışacak olan,</p>
<p>Bir gün önceki tüm okuma mesaisini maddeci yazarlara ayırıp, dahası onları haklı bulup, ertesi sabah duyduğu sabah ezanıyla zihnindeki her şey - haklı buldukları da dahil – silinecek olan,</p>
<p>Asker olduktan birkaç zaman sonra, dışarıdaki hayatın önceden olduğu gibi – hiç değişmeden - devam ettiğini kabullenemeyecek; ölmüş olabileceğinden şüphelenecek olan</p>
<p>KISA DÖNEM ER,</p>
<p>Rütbesinin adlandırılışındaki zıtlığın altında ezilen (uzman-çavuş) ve dahası bunun farkında bile olmayan,</p>
<p>Hal ve hareketleriyle Freud’ un ruhuna rahmet okutan</p>
<p>Uzman çavuşun, gelmekte olan üstüne muhabbetle bakarken gün yüzüne çıkarmaktan çekinmediği porselen dişinin parladığını gördü ve ilk hikayesini* yazmaya karar verdi.</p>
<p>* : http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=80118</p>
<p>2009</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.doksandokuz.org/?feed=rss2&amp;p=384</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Açılalım sıkı sıkı</title>
		<link>http://www.doksandokuz.org/?p=376</link>
		<comments>http://www.doksandokuz.org/?p=376#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 16 Jan 2010 02:40:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>temp</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.doksandokuz.org/?p=376</guid>
		<description><![CDATA[<p><strong>Millet</strong>: <em>Çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu, ulus.</em><br />
-tdk.gov.tr-</p>
<p>Hali hazırda yaşadığımız yüzölçümü içerisinde hareketli günleri geçirdiğimiz bir dönemdeyiz. Gündem öyle hızlı değişiyor ki, bir iki gün “şöyle bir denize, dağa, çimene vurayım kendimi, hem tatil yaparım hem de bir kendimi toplarım” demeye kalksanız; geldiğinizde çok şeyi değişmiş, yakın takip ettiğiniz olayları algılayamayacak derecede farklılaşmış, terminolojisi bile değişmiş bir ülke gündemine ayak uydurmaya çalışır buluverirsiniz kendinizi. Bunun tabiî ki magazine varan düzeyde “gündem enformasyonu bombardımanı” yaşıyor olmamızdan tutun da hâkim iktidarın erkinin mevcudiyetine mahal verdiği tüm etkisini kullanarak gündemi törpüleyebilme yetisine kadar birçok sebebi var.</p>
<p>Medya da “Kürt açılımı” olarak yaklaşık bir yıl öncesinde lanse edilen eylem paketi/yönelimi nerdeyse muhteviyatının doyuruculuğundan çok ismi ile tartışma konusu haline geldi. Daha sonraları bu bir “demokratik açılım süreci” diyerek aslında ilk anlamının çok da ötelerinde bir anlama taşındı. Bir etnik guruptan bağımsız, tüm yurdu ve yurttaşların özlük hakları temelinde sosyal yaşamı yeniden şekillendirme “süreci” olarak; ismi gayette etkileyici ve fakat yine içeriği müphem vaziyette kalarak.</p>
<p>Bir eylemin isminin birden böyle iddialı değişimden sonra içeriğinde ve günlük yaşantıya olan yansımalarında görülür etki beklemek ilk akla gelen ve gayette objektif bir beklentidir. Bu beklentiler de karşılığını tam olarak bulmamışken yılını bile doldurmayan bu açılım ya da süreç, “milli birlik projesi” olarak tekrardan isim revizyonuna girdi. Tabii ki bir süresince yapılan eylemler yahut faaliyetler var bu kapsam içersinde değerlendirilebilecek olan. Ancak halkın yaşamında hissedilir etkilerinden çok bu isim değişiklikleri yer tuttu.</p>
<p>Son olarak gelinen noktada “milli” “birlik” “proje” kelimeleri formata uygun bulundu. Bu makyaj değişikliklerinin bundan sonra devam etmeyeceğini öngörerek şu üç kelimeyi irdeleyebiliriz sanırım. Elimizde bir açılım ya da süreç değil bir proje var artık. Açılımın anlık etkisinden geniş, sürecin, sürdürmekten gelen uzun vadeli ve sonu belirsizliğinden kısa bir zaman algısına sahip. Planlanan ve zamana endeksli ilerlemesi tahayyülünde bulunulan bir olgu. “birlik” kelimesiyle pekiştirildiği anlamı ise bunun birleştirici unsurlar içereceğini gösteriyor. Açılımın o sığ ve yavan bakışından bizi kurtarıyor. Etnisite dar boğazından da uzaklaşmış oluyor bu arada. Bir olmak, yekvücut olmak, güçlü olmak alt anlamını da zihne kazıyor. Diğer isimlere nazaran daha duygusal, daha sıcak, daha normal. Hatta belki de yıllardır alışık olduğumuz siyasi jargona da daha yakın. Sanki hep verilen ve hiç tutulmayan seçim vaatlerinden biriymiş gibi; bir anda unutabileceğimiz bir kelime grubu.</p>
<p>Son haliyle proje ismini alan bu birlik pekiştirici bu “milli”… Evet birde “milli” kelimesi var. Bu durumda bizim en temelde “millet” olmamız ve bunu belirli bir zaman içinde de sürdürmüş olmamız gerekiyor.</p>
<p><em>-Bu topraklarda yaşayan bizler bir millet miyiz? </em><br />
Evet bir milletiz, aksini iddia etmek bir çok şeyi zora sokar şu anda.<br />
<em><br />
-Peki eğer biz bir millet isek; ne milletiyiz, ismimiz ne, neyden müteşekkiliz, tarihimiz ne kadar, ülkülerimiz, gelenek ve göreneklerimiz neler?</em></p>
<p>İşte bu soruya cevap verebilirsek eğer, “milli birlik projesi”nin içeriğini ve nasıl bir yol izlenmesinin anlamı olacağını bulabiliriz. Eğer soruya verecek cevabımız yoksa ilk soruya hayır cevabı vermiş oluruz ki; bu bizim felaketimizdir. Öyleyse soruyu parçalayarak ele alalım.</p>
<p>Biz ne milletiyiz, ismimiz ne?</p>
<p>Türk milleti diyebilmek alışılagelmiş dil yapımıza uygun. Ancak bu hangi Türk milleti? Etnik bir yapı olarak Türk mü, bir etnik sentez olarak anadoluda yaşayan bir uygarlığın adı olarak Türk mü yoksa İsmet Özel’in kâfirle savaşı göze alan Türk milleti mi? Zaten bu soruyu netliğe kavuşturamazsak gönül rahatlığı ile “Ne mutlu Türküm diyene!” diyebilecek insanların sayısı da nüfusta ciddi bir yüzde olarak azalacaktır.  Türk milleti diyebilmeyi neresinden tutarsanız tutun aslında bir tarafınızın açıkta kalma olasılığı var. Ya da bu hale getirildi. O yüzden bu soruyu parçalamaktan vazgeçelim derim. Komple bir çözüm aramaya çalışalım.</p>
<p>-Peki eğer biz bir millet isek; ne milletiyiz, ismimiz ne, neyden müteşekkiliz, tarihimiz ne kadar, ülkülerimiz, gelenek ve göreneklerimiz neler?</p>
<p>Var olduğumuz topraklar üzerinde ne kadar zamandır hüküm sürüyoruz ya da ne kadar zamandır bu topraklarda bir milletiz. Bu bize gelenek ve göreneklerimizi, ortak ülkülerimizi ve ortak tarihimizi anlamamız için bir ipucu verecektir. Eğer ki Türkiye Cumhuriyeti’nin var olduğu zamandan bu yana bir zaman süresinden bahsedecek olursak; tarih sahnesinde yüz yılını bile dolduramamış, toy ve klasifike edilmesi bile göz ardı edildiğinde yutkunarak itiraz edeceğimiz kadar az bir geçmişimiz var demektir. Bu süre ortak bir ülkü, nesilden nesile süregelecek olan gelenekler ve görenekler, ortak ve şanıyla övünülebilecek bir tarih, miras olarak nitelendirilebilecek milli bir edebiyat, kabul görecek bir sanat anlayışı vs. üretmek için oldukça dar ve tarih akışında da oldukça kısa. Bütün bunların büyük bir cihan harbinin yükünün en ağır hissedildiği bu topraklarda kurulan bir devlet tarafından yapılması da bir kat daha zor.</p>
<p>Eğer ki cumhuriyet öncesi zamanı da biz bir millet olarak kabul edecek isek ne kadar geriye gideceğiz. Bu durumda Osmanlı İmparatorluğu’nu da bir miras olarak kabul edecek miyiz? Köprüleri, sarayları, hamamları ile değil, edebiyatı ile, şiiri ile, devlet anlayışı ile, keşifleri ve kaşifleriyle, diliyle, bilimiyle, sanatıyla, savaşlarıyla, hakimiyeti ile, izzetiyle, zilletiyle, acısıyla, tatlısıyla, günahıyla sevabıyla. Bu yük de pek kolay görünmüyor. Hele ki yükselebilecek itirazları gözlerinizin önüne getirdiğinizde. Sonuç; Osmanlı zamanlarında ya burada değildik yahut devlet içerisindeki bir halktık ve kendi devletimizi kurduk. Buna göre de istilacı ya da savaş fırsatçısı yaftası yememiz de olası bir durum. Bunu da bir kenara koymak lazım.</p>
<p>Eğer bu “milli” kelimesini bulabilecek ufak bir ipucu geçirseydim elime oradan devam edecektim. Ancak o kadar çok doğrularımız ve o kadar çok yanlışlarımız var ki. O kadar çok tabularımız, o kadar çok tanımsız geçmiş hikâyelerimiz. Hangi tarihte neredeydik, bu topraklar bizim miydi, yoksa bir yerlerden buralara mı geldik, millet olarak eski devletlerimiz hangileri, ortak ülkülerimiz neler, hangi gelenek ve göreneklerimiz var ve ne kadar takibindeyiz.</p>
<p>İşte bu yüzden bu ülkenin bir “milli birlik projesi” ne ihtiyacı var denilebilir. Ama ilk yapılması gereken bu toraklardaki ortak milleti bulmaktır. Bunun iki yolu var. Biri geçmişten biri bu günden geçiyor.</p>
<p>Birincisi; yukarıda ufak bir şekilde örneklediğim (tamamen kısa bir skeç gibidir) geçmişle yüzleşerek, deşerek, gerçeklerin soğuk yüzüyle karşılaşarak, yaşayan herkesin anlayabileceği şeffaflıkta, geçmişimize saygı duyarak ve bu saygıyı tüm dünyanın duymasını sağlayarak, açık yüreklilikle, köklerimizdeki çıkışmış ayrık otlarını temizleyerek, bu ülkedeki güruhu bir millet olarak bir araya getirmek.</p>
<p>İkincisi; sanki dün bu dünya kurulmuş ve öncesinde hiçbir şey yokmuş gibi davranarak, modern dünyanın geldiği günün şartlarıyla, hukuk, siyaset, ekonomi, sosyal şartlar gibi birçok şeyi bir takım doğu/batı ülkesinden devşirerek, “işte size günün getirdiği en güzel şartların ülkesi ve siz o ülkenin “millet”isiniz.” Diyerek, bu günün Türkiye’sinin Türkiye milletini oluşturmak.</p>
<p>Daha önceleri benzerleri olabilecek iki saptama olabilir.  Zihninizde canlanıyor da olabilir. Biri kısa biri uzun çöp. Umuyorum iktidar bu işi şansa bırakmayacaktır.</p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Millet</strong>: <em>Çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu, ulus.</em><br />
-tdk.gov.tr-</p>
<p>Hali hazırda yaşadığımız yüzölçümü içerisinde hareketli günleri geçirdiğimiz bir dönemdeyiz. Gündem öyle hızlı değişiyor ki, bir iki gün “şöyle bir denize, dağa, çimene vurayım kendimi, hem tatil yaparım hem de bir kendimi toplarım” demeye kalksanız; geldiğinizde çok şeyi değişmiş, yakın takip ettiğiniz olayları algılayamayacak derecede farklılaşmış, terminolojisi bile değişmiş bir ülke gündemine ayak uydurmaya çalışır buluverirsiniz kendinizi. Bunun tabiî ki magazine varan düzeyde “gündem enformasyonu bombardımanı” yaşıyor olmamızdan tutun da hâkim iktidarın erkinin mevcudiyetine mahal verdiği tüm etkisini kullanarak gündemi törpüleyebilme yetisine kadar birçok sebebi var.</p>
<p>Medya da “Kürt açılımı” olarak yaklaşık bir yıl öncesinde lanse edilen eylem paketi/yönelimi nerdeyse muhteviyatının doyuruculuğundan çok ismi ile tartışma konusu haline geldi. Daha sonraları bu bir “demokratik açılım süreci” diyerek aslında ilk anlamının çok da ötelerinde bir anlama taşındı. Bir etnik guruptan bağımsız, tüm yurdu ve yurttaşların özlük hakları temelinde sosyal yaşamı yeniden şekillendirme “süreci” olarak; ismi gayette etkileyici ve fakat yine içeriği müphem vaziyette kalarak.</p>
<p>Bir eylemin isminin birden böyle iddialı değişimden sonra içeriğinde ve günlük yaşantıya olan yansımalarında görülür etki beklemek ilk akla gelen ve gayette objektif bir beklentidir. Bu beklentiler de karşılığını tam olarak bulmamışken yılını bile doldurmayan bu açılım ya da süreç, “milli birlik projesi” olarak tekrardan isim revizyonuna girdi. Tabii ki bir süresince yapılan eylemler yahut faaliyetler var bu kapsam içersinde değerlendirilebilecek olan. Ancak halkın yaşamında hissedilir etkilerinden çok bu isim değişiklikleri yer tuttu.</p>
<p>Son olarak gelinen noktada “milli” “birlik” “proje” kelimeleri formata uygun bulundu. Bu makyaj değişikliklerinin bundan sonra devam etmeyeceğini öngörerek şu üç kelimeyi irdeleyebiliriz sanırım. Elimizde bir açılım ya da süreç değil bir proje var artık. Açılımın anlık etkisinden geniş, sürecin, sürdürmekten gelen uzun vadeli ve sonu belirsizliğinden kısa bir zaman algısına sahip. Planlanan ve zamana endeksli ilerlemesi tahayyülünde bulunulan bir olgu. “birlik” kelimesiyle pekiştirildiği anlamı ise bunun birleştirici unsurlar içereceğini gösteriyor. Açılımın o sığ ve yavan bakışından bizi kurtarıyor. Etnisite dar boğazından da uzaklaşmış oluyor bu arada. Bir olmak, yekvücut olmak, güçlü olmak alt anlamını da zihne kazıyor. Diğer isimlere nazaran daha duygusal, daha sıcak, daha normal. Hatta belki de yıllardır alışık olduğumuz siyasi jargona da daha yakın. Sanki hep verilen ve hiç tutulmayan seçim vaatlerinden biriymiş gibi; bir anda unutabileceğimiz bir kelime grubu.</p>
<p>Son haliyle proje ismini alan bu birlik pekiştirici bu “milli”… Evet birde “milli” kelimesi var. Bu durumda bizim en temelde “millet” olmamız ve bunu belirli bir zaman içinde de sürdürmüş olmamız gerekiyor.</p>
<p><em>-Bu topraklarda yaşayan bizler bir millet miyiz? </em><br />
Evet bir milletiz, aksini iddia etmek bir çok şeyi zora sokar şu anda.<br />
<em><br />
-Peki eğer biz bir millet isek; ne milletiyiz, ismimiz ne, neyden müteşekkiliz, tarihimiz ne kadar, ülkülerimiz, gelenek ve göreneklerimiz neler?</em></p>
<p>İşte bu soruya cevap verebilirsek eğer, “milli birlik projesi”nin içeriğini ve nasıl bir yol izlenmesinin anlamı olacağını bulabiliriz. Eğer soruya verecek cevabımız yoksa ilk soruya hayır cevabı vermiş oluruz ki; bu bizim felaketimizdir. Öyleyse soruyu parçalayarak ele alalım.</p>
<p>Biz ne milletiyiz, ismimiz ne?</p>
<p>Türk milleti diyebilmek alışılagelmiş dil yapımıza uygun. Ancak bu hangi Türk milleti? Etnik bir yapı olarak Türk mü, bir etnik sentez olarak anadoluda yaşayan bir uygarlığın adı olarak Türk mü yoksa İsmet Özel’in kâfirle savaşı göze alan Türk milleti mi? Zaten bu soruyu netliğe kavuşturamazsak gönül rahatlığı ile “Ne mutlu Türküm diyene!” diyebilecek insanların sayısı da nüfusta ciddi bir yüzde olarak azalacaktır.  Türk milleti diyebilmeyi neresinden tutarsanız tutun aslında bir tarafınızın açıkta kalma olasılığı var. Ya da bu hale getirildi. O yüzden bu soruyu parçalamaktan vazgeçelim derim. Komple bir çözüm aramaya çalışalım.</p>
<p>-Peki eğer biz bir millet isek; ne milletiyiz, ismimiz ne, neyden müteşekkiliz, tarihimiz ne kadar, ülkülerimiz, gelenek ve göreneklerimiz neler?</p>
<p>Var olduğumuz topraklar üzerinde ne kadar zamandır hüküm sürüyoruz ya da ne kadar zamandır bu topraklarda bir milletiz. Bu bize gelenek ve göreneklerimizi, ortak ülkülerimizi ve ortak tarihimizi anlamamız için bir ipucu verecektir. Eğer ki Türkiye Cumhuriyeti’nin var olduğu zamandan bu yana bir zaman süresinden bahsedecek olursak; tarih sahnesinde yüz yılını bile dolduramamış, toy ve klasifike edilmesi bile göz ardı edildiğinde yutkunarak itiraz edeceğimiz kadar az bir geçmişimiz var demektir. Bu süre ortak bir ülkü, nesilden nesile süregelecek olan gelenekler ve görenekler, ortak ve şanıyla övünülebilecek bir tarih, miras olarak nitelendirilebilecek milli bir edebiyat, kabul görecek bir sanat anlayışı vs. üretmek için oldukça dar ve tarih akışında da oldukça kısa. Bütün bunların büyük bir cihan harbinin yükünün en ağır hissedildiği bu topraklarda kurulan bir devlet tarafından yapılması da bir kat daha zor.</p>
<p>Eğer ki cumhuriyet öncesi zamanı da biz bir millet olarak kabul edecek isek ne kadar geriye gideceğiz. Bu durumda Osmanlı İmparatorluğu’nu da bir miras olarak kabul edecek miyiz? Köprüleri, sarayları, hamamları ile değil, edebiyatı ile, şiiri ile, devlet anlayışı ile, keşifleri ve kaşifleriyle, diliyle, bilimiyle, sanatıyla, savaşlarıyla, hakimiyeti ile, izzetiyle, zilletiyle, acısıyla, tatlısıyla, günahıyla sevabıyla. Bu yük de pek kolay görünmüyor. Hele ki yükselebilecek itirazları gözlerinizin önüne getirdiğinizde. Sonuç; Osmanlı zamanlarında ya burada değildik yahut devlet içerisindeki bir halktık ve kendi devletimizi kurduk. Buna göre de istilacı ya da savaş fırsatçısı yaftası yememiz de olası bir durum. Bunu da bir kenara koymak lazım.</p>
<p>Eğer bu “milli” kelimesini bulabilecek ufak bir ipucu geçirseydim elime oradan devam edecektim. Ancak o kadar çok doğrularımız ve o kadar çok yanlışlarımız var ki. O kadar çok tabularımız, o kadar çok tanımsız geçmiş hikâyelerimiz. Hangi tarihte neredeydik, bu topraklar bizim miydi, yoksa bir yerlerden buralara mı geldik, millet olarak eski devletlerimiz hangileri, ortak ülkülerimiz neler, hangi gelenek ve göreneklerimiz var ve ne kadar takibindeyiz.</p>
<p>İşte bu yüzden bu ülkenin bir “milli birlik projesi” ne ihtiyacı var denilebilir. Ama ilk yapılması gereken bu toraklardaki ortak milleti bulmaktır. Bunun iki yolu var. Biri geçmişten biri bu günden geçiyor.</p>
<p>Birincisi; yukarıda ufak bir şekilde örneklediğim (tamamen kısa bir skeç gibidir) geçmişle yüzleşerek, deşerek, gerçeklerin soğuk yüzüyle karşılaşarak, yaşayan herkesin anlayabileceği şeffaflıkta, geçmişimize saygı duyarak ve bu saygıyı tüm dünyanın duymasını sağlayarak, açık yüreklilikle, köklerimizdeki çıkışmış ayrık otlarını temizleyerek, bu ülkedeki güruhu bir millet olarak bir araya getirmek.</p>
<p>İkincisi; sanki dün bu dünya kurulmuş ve öncesinde hiçbir şey yokmuş gibi davranarak, modern dünyanın geldiği günün şartlarıyla, hukuk, siyaset, ekonomi, sosyal şartlar gibi birçok şeyi bir takım doğu/batı ülkesinden devşirerek, “işte size günün getirdiği en güzel şartların ülkesi ve siz o ülkenin “millet”isiniz.” Diyerek, bu günün Türkiye’sinin Türkiye milletini oluşturmak.</p>
<p>Daha önceleri benzerleri olabilecek iki saptama olabilir.  Zihninizde canlanıyor da olabilir. Biri kısa biri uzun çöp. Umuyorum iktidar bu işi şansa bırakmayacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.doksandokuz.org/?feed=rss2&amp;p=376</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>iktidar ile &#8220;kavga&#8221;</title>
		<link>http://www.doksandokuz.org/?p=369</link>
		<comments>http://www.doksandokuz.org/?p=369#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 12 Jan 2010 02:31:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>temp</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<category><![CDATA[2000]]></category>

		<category><![CDATA[90lar]]></category>

		<category><![CDATA[akp]]></category>

		<category><![CDATA[ideal]]></category>

		<category><![CDATA[iktidar]]></category>

		<category><![CDATA[kavga]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.doksandokuz.org/?p=369</guid>
		<description><![CDATA[<p>70&#8242;lerde de, 80&#8242;lerde de, 90&#8242;larda da bu memleketin insanları bir şeylerin kavgasıyla yaşadı. Kavgalı olmak iyidir demiyorum ama insanın &#8220;bir kavga&#8221;sının olması iyidir. Dinç tutar, yaşama bağlar, sosyal birlik olma yolunda pozitif etkileri vardır. Bir çeşit sivil toplum kuruluşu bildirgesi gibidir ortak kavgalarımız. Kavganın niteliği ve genel geçer dünya konjonktüründeki küresel gerçekliklere olan yakınlığı yahut pozitif ya da negatif uzaklığı da o halkın bilincini göstermekte ciddiye alabileceğimiz bir belirteçtir kanımca. &#8220;kavga&#8221;nız sizi dünyaya anlatır. Onunla var olursunuz.</p>
<p>2000&#8242;ler&#8230; (ya da 00&#8242;lar belki) umutlarla beklediğimiz millenium&#8217;un ilk on yılı geri kaldı. Bilimkurgu camiasının absürt olarak gördüğü her şeyi fırlattığı yıllar bunlar. yıl iki bin &#8230;. diye devam ederlerdi. Her şeyin mümkün olabileceği ya da her şeyin farklı olacağı tahayyülünde şüphe olunmayan zamanlar. Uçan otomobiller yakında aramızda olacak olsalar bile yoklar henüz, gezegenler arası seyahatler başlamadı, insan ömrü 200 yılı bulmadı daha, aramızda gezen robotlar da yok. Ama bunlar çok uzak değil yakınlarda bir yerlerde. Uzak olan bir şey var, &#8220;kavga&#8221;. Bu geçen on yıl bizden &#8220;kavga&#8221;mızı aldı götürdü sanki. Uğrunda çabalanacak bir şeylerimiz eksik hayatımızda.</p>
<p>2000&#8242;lerde bu ülkenin yapısal varlıklarına etkisi en fazla hissedilen oluşumu AKP&#8217;dir. Milli görüş doktrini tatmış, yenilikçi, birleştirici, başı dik, sözü kılıç, bıçkın bir iktidar hüviyetine sahip. Ben bu &#8220;kavga&#8221;nın eksikliğinden onları sorumlu tutma taraftarıyım. Halk kavgasını devleti aliyenin kavgasından çıkarır. Halk bu yüzden destekler demokrasilerde seçebileceği onca partinin içinden birini. Her ne kadar tasvip etmesek de çoğu zaman 90&#8242;ların o bunalımlı iktidar savaşlarında da bu vardı. Kimileri sosyal adaletin, kimileri dini hassasiyetlerinin, kimileri ülkülerinin, kimileri milliyetçiliklerinin, kimileri ekonomik tercihlerinin, kimileri otokratik güçlerinin, kimileri başka başka bir şeylerin kavgasındayken, bunları kışkırtan siyasi yapılarla geçirdik o yılları. Elbette ki siyasi partilerimiz kadar sığ değildi &#8220;kavga&#8221;larımız ve o kadar az sayıda da değildi. Ama en temel olanlarını bir araya getirip partiler yaptılar, eğip büktüler.</p>
<p>Evet, biraz yorulmuş olabilir kavgalarında insanlar. Yıllarca peşinde koştukları ideallerinde bir sonuca ulaşamamak elbette ki kolay değil. Ama &#8220;kavga&#8221;yı bırakmak, hedefi bırakmaktır.</p>
<p>Şimdi bu toplumun yarısı mevcut iktidarın partizanı  ve destekçisi. Bu teknik açıdan mutluluk verici bir durum. Kavgasız ve istikrarlı bir iktidar bulunamayacak bir nimet. Başı dik, sözünün arkasında, dünyada &#8220;biz&#8221;de varız diyebilecek, cesur ve aynı zamanda ihtiyatlı bir yönetim her daim isteyeceğimiz idare şekli. Peki, bu mevcut iktidarı destekleyen halkın yarısı ölçütündeki güruhun ortak &#8220;kavga&#8221;sı ne?  Bunu anlayabilmenin iki yolu var. Birincisi halkı izleyip dillendirdikleri, lanse ettikleri, savaşımın verdikleri yaşam ideallerini birleştirmek; ikincisi iktidarın hedef gösterdiği idealleri sıralamak.</p>
<p>Son iki seçimde süreci (yerel seçimler ve genel seçimler beraberinde) AKP zaferiyle sonuçlandı. İki seçim sonrasında da aynı manzarayı hatırlıyorum. Ki daha önceki seçimlerde karşılaştığımı hatırlamadığım, ya da hatırlayanlarını tanımadığım manzara. Kimse iktidar partisine verdiği oyu dillendiremiyordu. Herkes toplumdaki o iki kişiden birinin kendisi olmadığı görüşünde ısrarcıydı. Kararları ile idealleri arasında tam bir üst üstelik olmasa bile en azından en yakın buldukları parti olarak AKP’yi görmüşlerdi öyleyse. Çünkü ideallerini gerçekleştirebileceğine inandıkları bir yapıyı desteklediklerini dillendirmekten korkabileceklerini veya bundan utanç duyabileceklerini söylemek abes olur. Ama bu destekçi kitle o kadar gizemli ki yaşam ideallerinin ya da kavgalarının ne olduğundan ve belki de  varlığından söz edebilmek bile kolay değil. Hele ki ortak bir idealler birleşimi tezi iyice zora sokar bizi.</p>
<p>Konunun aslı ise mevcut iktidarın empoze ettiği idealin ne olduğu. Aktif siyasi hayatına başladığı günden kısa bir süre sonra tek başına iktidar olma başarısı gösteren bu parti, peşi peşine ikinci iktidar süresinin ikinci yarısını yaşıyor. Yaklaşık on yıllık sürede -yani 2000&#8242;lerin başından bu yana- yanımızda yahut yönetimimizde yer alıyor.  Ülkenin geçmişinden temizledikleri ve geleceğine kattıkları birçok unsurlar olabilir ama halen daha her insanın kendini destekçisi addebileceği bir ideali olmadığı kanaatindeyim. Gerek askerle, gerek medya ile, gerek adalet mekanizmasıyla, gerek muhalefetle, gerek dış politikayla, gerek IMF ile, gerek AB ile (gerek &#8230;&#8230; diye  devam edebileceğimiz o kadar çok şey var ki) sıra dışı ve cesaret edilememiş, daha önceleri karşılaşmadığımız yeniliklere imza atmış olmasının, Ergenekon gibi bir kara deliğin içine dalmış olmasının çekiciliğinin olduğu ise su götürmez bir gerçek. Bilinmezliğin çekiciliği&#8230; Dişil çekicilik&#8230; Bana göre AKP&#8217;nin gücünün varlığı bu çekicilikte. Gizemli, karanlık, hesaplanamaz, kıvrak. Ama bu havai fişekler bitmeden insanlara bir ideal, yaşam için bir &#8220;kavga&#8221; sunmalılar. İnsanlar huzursuzlanmaya başladılar bile, bir sonraki seçimlerde AKP bu giriştiği büyük işleri başarabilecek bir halk desteği istiyorsa bunu yapmalı. Yoksa bir kara delik olup kendi içine çöker.</p>
<p>Ama daha da vahim olanı; eğer iktidar topluma bir ideal bir &#8220;kavga&#8221; sunmaz ise ülkesine en büyük zararı vermiş olur. &#8220;kavga&#8221;sı olmayan milletin yarını olmaz, yaşamı olmaz, kültürü olmaz, dili olmaz. Bunlar olmazsa da biz olmayız.</p>
<p>Aslında hepsi şu sorunun cevabında; kavgaları olan insanlara ne oldu ve bu iktidarın &#8220;<strong>kavga</strong>&#8220;sı  ne?</p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>70&#8242;lerde de, 80&#8242;lerde de, 90&#8242;larda da bu memleketin insanları bir şeylerin kavgasıyla yaşadı. Kavgalı olmak iyidir demiyorum ama insanın &#8220;bir kavga&#8221;sının olması iyidir. Dinç tutar, yaşama bağlar, sosyal birlik olma yolunda pozitif etkileri vardır. Bir çeşit sivil toplum kuruluşu bildirgesi gibidir ortak kavgalarımız. Kavganın niteliği ve genel geçer dünya konjonktüründeki küresel gerçekliklere olan yakınlığı yahut pozitif ya da negatif uzaklığı da o halkın bilincini göstermekte ciddiye alabileceğimiz bir belirteçtir kanımca. &#8220;kavga&#8221;nız sizi dünyaya anlatır. Onunla var olursunuz.</p>
<p>2000&#8242;ler&#8230; (ya da 00&#8242;lar belki) umutlarla beklediğimiz millenium&#8217;un ilk on yılı geri kaldı. Bilimkurgu camiasının absürt olarak gördüğü her şeyi fırlattığı yıllar bunlar. yıl iki bin &#8230;. diye devam ederlerdi. Her şeyin mümkün olabileceği ya da her şeyin farklı olacağı tahayyülünde şüphe olunmayan zamanlar. Uçan otomobiller yakında aramızda olacak olsalar bile yoklar henüz, gezegenler arası seyahatler başlamadı, insan ömrü 200 yılı bulmadı daha, aramızda gezen robotlar da yok. Ama bunlar çok uzak değil yakınlarda bir yerlerde. Uzak olan bir şey var, &#8220;kavga&#8221;. Bu geçen on yıl bizden &#8220;kavga&#8221;mızı aldı götürdü sanki. Uğrunda çabalanacak bir şeylerimiz eksik hayatımızda.</p>
<p>2000&#8242;lerde bu ülkenin yapısal varlıklarına etkisi en fazla hissedilen oluşumu AKP&#8217;dir. Milli görüş doktrini tatmış, yenilikçi, birleştirici, başı dik, sözü kılıç, bıçkın bir iktidar hüviyetine sahip. Ben bu &#8220;kavga&#8221;nın eksikliğinden onları sorumlu tutma taraftarıyım. Halk kavgasını devleti aliyenin kavgasından çıkarır. Halk bu yüzden destekler demokrasilerde seçebileceği onca partinin içinden birini. Her ne kadar tasvip etmesek de çoğu zaman 90&#8242;ların o bunalımlı iktidar savaşlarında da bu vardı. Kimileri sosyal adaletin, kimileri dini hassasiyetlerinin, kimileri ülkülerinin, kimileri milliyetçiliklerinin, kimileri ekonomik tercihlerinin, kimileri otokratik güçlerinin, kimileri başka başka bir şeylerin kavgasındayken, bunları kışkırtan siyasi yapılarla geçirdik o yılları. Elbette ki siyasi partilerimiz kadar sığ değildi &#8220;kavga&#8221;larımız ve o kadar az sayıda da değildi. Ama en temel olanlarını bir araya getirip partiler yaptılar, eğip büktüler.</p>
<p>Evet, biraz yorulmuş olabilir kavgalarında insanlar. Yıllarca peşinde koştukları ideallerinde bir sonuca ulaşamamak elbette ki kolay değil. Ama &#8220;kavga&#8221;yı bırakmak, hedefi bırakmaktır.</p>
<p>Şimdi bu toplumun yarısı mevcut iktidarın partizanı  ve destekçisi. Bu teknik açıdan mutluluk verici bir durum. Kavgasız ve istikrarlı bir iktidar bulunamayacak bir nimet. Başı dik, sözünün arkasında, dünyada &#8220;biz&#8221;de varız diyebilecek, cesur ve aynı zamanda ihtiyatlı bir yönetim her daim isteyeceğimiz idare şekli. Peki, bu mevcut iktidarı destekleyen halkın yarısı ölçütündeki güruhun ortak &#8220;kavga&#8221;sı ne?  Bunu anlayabilmenin iki yolu var. Birincisi halkı izleyip dillendirdikleri, lanse ettikleri, savaşımın verdikleri yaşam ideallerini birleştirmek; ikincisi iktidarın hedef gösterdiği idealleri sıralamak.</p>
<p>Son iki seçimde süreci (yerel seçimler ve genel seçimler beraberinde) AKP zaferiyle sonuçlandı. İki seçim sonrasında da aynı manzarayı hatırlıyorum. Ki daha önceki seçimlerde karşılaştığımı hatırlamadığım, ya da hatırlayanlarını tanımadığım manzara. Kimse iktidar partisine verdiği oyu dillendiremiyordu. Herkes toplumdaki o iki kişiden birinin kendisi olmadığı görüşünde ısrarcıydı. Kararları ile idealleri arasında tam bir üst üstelik olmasa bile en azından en yakın buldukları parti olarak AKP’yi görmüşlerdi öyleyse. Çünkü ideallerini gerçekleştirebileceğine inandıkları bir yapıyı desteklediklerini dillendirmekten korkabileceklerini veya bundan utanç duyabileceklerini söylemek abes olur. Ama bu destekçi kitle o kadar gizemli ki yaşam ideallerinin ya da kavgalarının ne olduğundan ve belki de  varlığından söz edebilmek bile kolay değil. Hele ki ortak bir idealler birleşimi tezi iyice zora sokar bizi.</p>
<p>Konunun aslı ise mevcut iktidarın empoze ettiği idealin ne olduğu. Aktif siyasi hayatına başladığı günden kısa bir süre sonra tek başına iktidar olma başarısı gösteren bu parti, peşi peşine ikinci iktidar süresinin ikinci yarısını yaşıyor. Yaklaşık on yıllık sürede -yani 2000&#8242;lerin başından bu yana- yanımızda yahut yönetimimizde yer alıyor.  Ülkenin geçmişinden temizledikleri ve geleceğine kattıkları birçok unsurlar olabilir ama halen daha her insanın kendini destekçisi addebileceği bir ideali olmadığı kanaatindeyim. Gerek askerle, gerek medya ile, gerek adalet mekanizmasıyla, gerek muhalefetle, gerek dış politikayla, gerek IMF ile, gerek AB ile (gerek &#8230;&#8230; diye  devam edebileceğimiz o kadar çok şey var ki) sıra dışı ve cesaret edilememiş, daha önceleri karşılaşmadığımız yeniliklere imza atmış olmasının, Ergenekon gibi bir kara deliğin içine dalmış olmasının çekiciliğinin olduğu ise su götürmez bir gerçek. Bilinmezliğin çekiciliği&#8230; Dişil çekicilik&#8230; Bana göre AKP&#8217;nin gücünün varlığı bu çekicilikte. Gizemli, karanlık, hesaplanamaz, kıvrak. Ama bu havai fişekler bitmeden insanlara bir ideal, yaşam için bir &#8220;kavga&#8221; sunmalılar. İnsanlar huzursuzlanmaya başladılar bile, bir sonraki seçimlerde AKP bu giriştiği büyük işleri başarabilecek bir halk desteği istiyorsa bunu yapmalı. Yoksa bir kara delik olup kendi içine çöker.</p>
<p>Ama daha da vahim olanı; eğer iktidar topluma bir ideal bir &#8220;kavga&#8221; sunmaz ise ülkesine en büyük zararı vermiş olur. &#8220;kavga&#8221;sı olmayan milletin yarını olmaz, yaşamı olmaz, kültürü olmaz, dili olmaz. Bunlar olmazsa da biz olmayız.</p>
<p>Aslında hepsi şu sorunun cevabında; kavgaları olan insanlara ne oldu ve bu iktidarın &#8220;<strong>kavga</strong>&#8220;sı  ne?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.doksandokuz.org/?feed=rss2&amp;p=369</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Ahmet Hakan&#8217;ın iade-i itibarı</title>
		<link>http://www.doksandokuz.org/?p=359</link>
		<comments>http://www.doksandokuz.org/?p=359#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 09 Jan 2010 19:17:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>temp</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<category><![CDATA[28 subat]]></category>

		<category><![CDATA[ahmet hakan]]></category>

		<category><![CDATA[imam hatip]]></category>

		<category><![CDATA[katliam]]></category>

		<category><![CDATA[millenium]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.doksandokuz.org/?p=359</guid>
		<description><![CDATA[<p>Okuma yetisini kavrayışa dönüştürebilecek kadar yaşamış herkesin hatırlayabileceği yakınlıktaki geçmişte bir Ahmet Hakan vardı. Lise çağlarında, yakışıklı, bıçkın, gözlüklü, okur, okumakla kalmaz; yazar, düşünür, tartar, hisseder bir yapısı vardı. Yaşının tedrisatına elverdiği yerindeydi. Akranlarına nispeten çalışkan, başarılı, faal ve canlıydı. Mensubu olduğu &#8220;Lise&#8221;sinde parmakla gösterilen, eğitim yılı içerisinde çeşitli bilgi ve kültür yarışmalarında, edebi veya sportif faaliyetlerde elde ettiği hatrı sayılır derecelerle daha da kalabalık kitleler trafından parmaklarla işarete maruz kalan, yaşının ve etrafındaki bu şatafatın getirdiklerine karşın; vakur bir &#8220;Liseli&#8221;. İdealleri vardı sonra; insanlara ve insanlığa dair. Adalet ve özgürlükten yanaydı. İnsanlar onu zeki çevik ve ahlaklı olarak bilirlerdi. İnsanların görmediği zamanlarda, quantum fiziğinden, adolesan gelişimini ileri psikolojik araştılarmalardan okumaya, dilbilimden, günün siyasi konjonktürünü takip etmeye, bach&#8217;tan kurt cobaine müzik dünyasını irdelemeye, henüz tam vakıf olamasa da film endüstrisi ve kitle iletişim araçlarının toplumsal tesirlerini anlamaya,  ileri fizik ve bilimsel gelişimin dünyaya açtığı yeni çığır olan bilişim ve teknoloji networkünün otobanlarında ülke altyapısının izin verdiği ölçütlerde varolmaya, extrem sporlara, sanata, mimariye ve yaratıcı üretim düşlerine bolca zaman ayırırdı. Mahalle esnafının &#8220;Adam olacak çocuk&#8221; lafının gayette sözlük karşılığıydı.</p>
<p>Tam da yeni  milleniuma girmenin arefesinde kendisini böyle hazırlıyordu ilerideki hayatına. Ülke yakın zamanda yine bir ekonomik krizi atlatmş, teorisiyle pratiği arasına uçurum olan çok partili demokrasinin cilveleriyle, oynaşmalarıyla şenlik havası yaşıyordu. Kimilerine göre adil bir düzen geliyordu, kimilerine göre irtica hortlamıştı, kimilerine göre laiklik elden gidiyordu, kimilerine göre türk milleti parçalanıyordu, kimilerine göre ordu yönetime el koymalıydı, kimlerine göre muasır medinet batıdaydı, doğudaydı, kuzeydeydi, güneydeydi; ama kimseye göre bu topraklarda değildi. Kimseye göre masada çözüm yoktu, hep başkalarıydı çözüm. Şenlik ve oynaşma bitmiş, geç saat olmuş, fazlaca içen konukların masayı dağıttığı, birbirlerine bilinçsizce saldırdığı, beş dakika geçmeden öpüşüp barıştığı, sonra yine kavgalar ettiği, ekonomik ederlerin fütursuzca havada savrulduğu, rekabet ahlakının gitgide kaybolduğu basit bir kaçamak eğlence gecesine dönmüştü memleketi umumiyye. Ahmet Hakan bu zamanlarda henüz bunları anlamak için kendisi bu toplumsal savaşımların dışarısından bakabilecek, yorumlayabilecek kadar olgunluğa erişmiş sayılmazdı. Daha bıyıkları yeni terleyen bu delikanlı, kendini bir tarafın içinde buluyordu sürekli. Kimilerinin irticacı, kökten dinci, gerici, yobaz dediği sınıftaydı. Bunu pek kafasına takmıyordu. Bu yaftalamaların hepsi genel birer kanıydı ve onu tanıyanlar veya yakından bakanlar bu söylemlerine devam edebilecek bir kanıt bulamayacaklardı; bundan emindi. Bu taraftarın rakip oyuncuya küfretmesi/aşağılaması gibi bir şeydi; maç bitince herkes aynı sokakta kol kola yürüyecekti, hele bir milli maç olsun birde siz orda görün bizi&#8230;</p>
<p>O akşam eğlencesinde hesabı ödemeye, kırılan dökülenleri karşılamaya kimse yanaşmamış olacak ki bir devrin kavgasında faturanın bir kısmı o ve arkadaşlarına kesildi. Her şeyin daha da kötüye gideceği birçok arkadaşının dün okula geldiği kıyafetleriyle bugün okula girememesinden belli olmuştu. hayatını güzel yarınlar için vargücüyle imar etmeye çalışan ve bu mimarinin harcına olabildiğince steril ve temiz fikirler yerleştirmeye çalışan bir genç dimağına, müsebbibi olmadığı halde müşkülatına maruz kaldığı bu durumun tarifi olmaz &#8220;burukluğu ve hınç&#8221;ı yerleşmeye başladı. İlk tepkisi içgüdüseldi basitti, yaşayan her Türk vatandaşının ezbere bildiği bir kelime: &#8220;kahrolsun&#8221;. Sonraları bir şeyler iyiye gitmedikçe farketti ki bu hınç aslında başka bir kavganın başlangıcıydı. Arka bahçenin tellalı da ön bahçenin sahibi de onun için birdi, yalınkılıç, et ve kemikten bir bedenin zihnen bir dünyayla kavgası başlıyordu.</p>
<p>Yaşıtları gibi o büyük sınavın önündeydi; Üniversiteye giriş sınavı. Ahmet Hakan ilk kez gireceği bu sınavda başına geleceklerden haberli bile olsa umutlarını kaybetmemişti. Her zaman yaptığın yapacaktı, başaracaktı. Ama olmadı. Sebeplerini biliyordu. Kavgayla geçen bir yıllık zamanında hem okuduğu lisenin son iki senesini bir senede bitirmek zorunda kalmış, beş günlük yoğun okul temposuna hafta içi ve hafta sonu dershane, özel ders ve etütler sıkıştırmış, katlanılmaz baş ağrıları yüzünden sürekli ilaçlar kullanmıştı. Birde sınav sistematiği değiştirilmiş, kendisi gibi mesleki eğitim üzerine tedrisatta bulunan liselerin öğrencileri, hiçbir açıklama, ön bilgilendirme, geçiş süreci, tercih imkanı sunulmaksızın girecekleri sınavın nerdeyse üçte birine tekabül eden oranlarda puan kesintilerine tabi tutulmak suretiyle, Türk eğitim sistemini modern ve muasır bir seviyeye yaklaştırmak amacı güdülerek, dışarıdan diktatöryal ve faşizanca bir kıyım gibi görünse de aslında hiçte öyle olmayan, tamamen “safiane ve korumacı” duygularla, yeniden yapılandırılmıştı. Pes etmedi Ahmet Hakan, bir sene daha uğraşarak, tıbbiye okuyabilecek kadar soru cevaplayıp, zar zor bir mühendislik eğitimine hak kazanabildi. Gururlu muydu, hayır. Hiçbir şey hissetmiyordu. Koca lisede bu kadar normal bir başarıyı geçeni bırakın ulaşabilen bir iki kişi vardı. Bu durum okul gezisine gittiğin bir otobüs dolusu arkadaşının, gittiğin yerde otobüsten zorla indirildikten sonra, bütün eve dönüş yolunu bomboş bir otobüste tek başına dönmek gibiydi. Bu onun için kötünün iyisiydi, ya da kötünün kötüsü. Üniversite eğitimine başladığında sınıfını oluşturanlardan bariz farklarla ayrılıyordu. En temelde akademik olarak aynı eşikte değillerdi. Aradaki fersah, gözlerindeki bakışa bile yansıyordu. Bulunduğu durum, bir çuval patatesin içerisindeki altın külçesi olmak gibi değildi, daha çok bir teknik grafikteki tahminsiz ve sevimsiz bir pik gibiydi. Hesapları karıştıran genellemeleri bozan bir pik. Ayrıca acıları vardı demeyeceğim, her insanın tarifi imkansız acıları vardır geçmişinde. Ama geçmişinden yaptığı çıkarımları vardı Ahmet Hakan’ın. Ve bu çıkarımları aynı binanın altında bulunduğu hiç kimsenin yaşam çıkarımlarıyla örtüşmüyordu. Bu çıkarımlar o denli tazeydi ki göz yumulması ve ya bir şekilde gözden çıkarılması imkan dahilinde değildi. Hayallerinin ve çabalarının burada sonlanmasını kabul etmedi, okulun en aksak ve gecikmeli öğrencilerinden birisi olarak hiçbir derse katılmayıp kendisini sistematiğin soktuğu o deliğe bulaştırmadan mezun oldu. Bu yıllarında boş durmadı, Nietzsche ile bağrıştı, Foucault ile söyleşti, Saussure’e göz kırptı, İbn-i Arabi’den azar işitti, Chomsky’ye uzaktan el salladı, Einstein ile Kozirev’in tartışmalarında araya girdi, Zizek’i ara sıra sıkıştırdı, müzikteki besteciyi bulabilmek için binlerce müzik parçası tekrar tekrar söküp taktı, Clint Mansell’i ve Mavi Sakal’ı bu yüzden sevdi ama Bono’yu hala cıvık bulur, Toscani ile Seguela’nın muhabbetlerine takıldı bir ara, Haneke den Lynch’e, Kubrick’ten Aronofsky’ye çok şey izledi, Shakespeare’den İsmet Özel’e şairleri anlamaya çalıştı, Zaha hadid’e ve Lovegrove’a imrendi… dı.. dı.. dı… tasarladı, hesapladı, yazdı, sildi.</p>
<p>Ahmet Hakan bütün bunlarla uğraşırken, hancı dağılan masayı topladı. Masada artık tek partili bir zaman başlamıştı. Kavga gürültü olmuyor, umut yeşeriyordu ama temkinliydi yinede herkes, sessizlik vardı fırtına çıkmaz denilemezdi. Eski “Arka Bahçe”nin (şimdinin “Savaş Müzesi”) çocuklarından birisi masanın en güzel yerinde oturuyordu. Yanında da sınıf arkadaşları. Ama Ahmet Hakan kendi sınıf arkadaşları nerede bilmiyordu. Soracak kimsesi de yoktu ortalıkta. Kimin karşısına çıksa, kime yüzünü dönse; bir yabancıya, hatta hiç görmediği bir canlıya bakar gibi bakıyordu ona.  Çünkü Ahmet Hakan, eski bir hesabın bakiyesiydi. Yenilerin görmek istemediği, eskilerin utandığı. Dostların kaçtığı, düşmanların kovduğu.</p>
<p>Konuyu Toplamak gerekirse eğer; Ahmet Hakan’a ne oldu. Uzun uzun anlatıp konuyu bir realty show atmosferine sokarak acılardan reyting elde etmek gibi bir görüntü vermenin faydası yok. Kısa ve net söyleyeyim: O öldü.</p>
<p>Şöyle ki; ismini değiştirdi. Başka başka isimler taktı kendisine. Gerek isteyerek gerekse mecbur kalarak. Her şeyini Ahmet Hakana yükleyip terk etti. Ardında gözü yaşlı bıyıkları yeni terleyen umutlu bir ergen bırakarak.</p>
<p>Merak eder dururum bir gün birileri çıkıpta, Ahmet Hakan’a iade-i itibardan söz eder mi? Ölen öldü artık, korkulacak bir şey yok. En azından şöyle pişkin ve sanki bu katliamın sorumluları başka başka yerlerdeymiş gibi davranarak, bir salonda toplanıp, yapmacık bir üslupla şiirler okusak, huzurlarında bir dakika saygı duruşunda bulunsak, siyah giysek birde mesela…</p>
<p>Ahmet Hakan, cesedi sahipsiz delikanlı, kabrinde ruhuna sahip çıkan bulunsun… Amin…</p>
<p><em>* Metinde zikredilen Ahmet Hakan’ın, Bildiğimiz popüler insan Ahmet Hakan COŞKUN ile zinhar alakası yoktur.</em></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Okuma yetisini kavrayışa dönüştürebilecek kadar yaşamış herkesin hatırlayabileceği yakınlıktaki geçmişte bir Ahmet Hakan vardı. Lise çağlarında, yakışıklı, bıçkın, gözlüklü, okur, okumakla kalmaz; yazar, düşünür, tartar, hisseder bir yapısı vardı. Yaşının tedrisatına elverdiği yerindeydi. Akranlarına nispeten çalışkan, başarılı, faal ve canlıydı. Mensubu olduğu &#8220;Lise&#8221;sinde parmakla gösterilen, eğitim yılı içerisinde çeşitli bilgi ve kültür yarışmalarında, edebi veya sportif faaliyetlerde elde ettiği hatrı sayılır derecelerle daha da kalabalık kitleler trafından parmaklarla işarete maruz kalan, yaşının ve etrafındaki bu şatafatın getirdiklerine karşın; vakur bir &#8220;Liseli&#8221;. İdealleri vardı sonra; insanlara ve insanlığa dair. Adalet ve özgürlükten yanaydı. İnsanlar onu zeki çevik ve ahlaklı olarak bilirlerdi. İnsanların görmediği zamanlarda, quantum fiziğinden, adolesan gelişimini ileri psikolojik araştılarmalardan okumaya, dilbilimden, günün siyasi konjonktürünü takip etmeye, bach&#8217;tan kurt cobaine müzik dünyasını irdelemeye, henüz tam vakıf olamasa da film endüstrisi ve kitle iletişim araçlarının toplumsal tesirlerini anlamaya,  ileri fizik ve bilimsel gelişimin dünyaya açtığı yeni çığır olan bilişim ve teknoloji networkünün otobanlarında ülke altyapısının izin verdiği ölçütlerde varolmaya, extrem sporlara, sanata, mimariye ve yaratıcı üretim düşlerine bolca zaman ayırırdı. Mahalle esnafının &#8220;Adam olacak çocuk&#8221; lafının gayette sözlük karşılığıydı.</p>
<p>Tam da yeni  milleniuma girmenin arefesinde kendisini böyle hazırlıyordu ilerideki hayatına. Ülke yakın zamanda yine bir ekonomik krizi atlatmş, teorisiyle pratiği arasına uçurum olan çok partili demokrasinin cilveleriyle, oynaşmalarıyla şenlik havası yaşıyordu. Kimilerine göre adil bir düzen geliyordu, kimilerine göre irtica hortlamıştı, kimilerine göre laiklik elden gidiyordu, kimilerine göre türk milleti parçalanıyordu, kimilerine göre ordu yönetime el koymalıydı, kimlerine göre muasır medinet batıdaydı, doğudaydı, kuzeydeydi, güneydeydi; ama kimseye göre bu topraklarda değildi. Kimseye göre masada çözüm yoktu, hep başkalarıydı çözüm. Şenlik ve oynaşma bitmiş, geç saat olmuş, fazlaca içen konukların masayı dağıttığı, birbirlerine bilinçsizce saldırdığı, beş dakika geçmeden öpüşüp barıştığı, sonra yine kavgalar ettiği, ekonomik ederlerin fütursuzca havada savrulduğu, rekabet ahlakının gitgide kaybolduğu basit bir kaçamak eğlence gecesine dönmüştü memleketi umumiyye. Ahmet Hakan bu zamanlarda henüz bunları anlamak için kendisi bu toplumsal savaşımların dışarısından bakabilecek, yorumlayabilecek kadar olgunluğa erişmiş sayılmazdı. Daha bıyıkları yeni terleyen bu delikanlı, kendini bir tarafın içinde buluyordu sürekli. Kimilerinin irticacı, kökten dinci, gerici, yobaz dediği sınıftaydı. Bunu pek kafasına takmıyordu. Bu yaftalamaların hepsi genel birer kanıydı ve onu tanıyanlar veya yakından bakanlar bu söylemlerine devam edebilecek bir kanıt bulamayacaklardı; bundan emindi. Bu taraftarın rakip oyuncuya küfretmesi/aşağılaması gibi bir şeydi; maç bitince herkes aynı sokakta kol kola yürüyecekti, hele bir milli maç olsun birde siz orda görün bizi&#8230;</p>
<p>O akşam eğlencesinde hesabı ödemeye, kırılan dökülenleri karşılamaya kimse yanaşmamış olacak ki bir devrin kavgasında faturanın bir kısmı o ve arkadaşlarına kesildi. Her şeyin daha da kötüye gideceği birçok arkadaşının dün okula geldiği kıyafetleriyle bugün okula girememesinden belli olmuştu. hayatını güzel yarınlar için vargücüyle imar etmeye çalışan ve bu mimarinin harcına olabildiğince steril ve temiz fikirler yerleştirmeye çalışan bir genç dimağına, müsebbibi olmadığı halde müşkülatına maruz kaldığı bu durumun tarifi olmaz &#8220;burukluğu ve hınç&#8221;ı yerleşmeye başladı. İlk tepkisi içgüdüseldi basitti, yaşayan her Türk vatandaşının ezbere bildiği bir kelime: &#8220;kahrolsun&#8221;. Sonraları bir şeyler iyiye gitmedikçe farketti ki bu hınç aslında başka bir kavganın başlangıcıydı. Arka bahçenin tellalı da ön bahçenin sahibi de onun için birdi, yalınkılıç, et ve kemikten bir bedenin zihnen bir dünyayla kavgası başlıyordu.</p>
<p>Yaşıtları gibi o büyük sınavın önündeydi; Üniversiteye giriş sınavı. Ahmet Hakan ilk kez gireceği bu sınavda başına geleceklerden haberli bile olsa umutlarını kaybetmemişti. Her zaman yaptığın yapacaktı, başaracaktı. Ama olmadı. Sebeplerini biliyordu. Kavgayla geçen bir yıllık zamanında hem okuduğu lisenin son iki senesini bir senede bitirmek zorunda kalmış, beş günlük yoğun okul temposuna hafta içi ve hafta sonu dershane, özel ders ve etütler sıkıştırmış, katlanılmaz baş ağrıları yüzünden sürekli ilaçlar kullanmıştı. Birde sınav sistematiği değiştirilmiş, kendisi gibi mesleki eğitim üzerine tedrisatta bulunan liselerin öğrencileri, hiçbir açıklama, ön bilgilendirme, geçiş süreci, tercih imkanı sunulmaksızın girecekleri sınavın nerdeyse üçte birine tekabül eden oranlarda puan kesintilerine tabi tutulmak suretiyle, Türk eğitim sistemini modern ve muasır bir seviyeye yaklaştırmak amacı güdülerek, dışarıdan diktatöryal ve faşizanca bir kıyım gibi görünse de aslında hiçte öyle olmayan, tamamen “safiane ve korumacı” duygularla, yeniden yapılandırılmıştı. Pes etmedi Ahmet Hakan, bir sene daha uğraşarak, tıbbiye okuyabilecek kadar soru cevaplayıp, zar zor bir mühendislik eğitimine hak kazanabildi. Gururlu muydu, hayır. Hiçbir şey hissetmiyordu. Koca lisede bu kadar normal bir başarıyı geçeni bırakın ulaşabilen bir iki kişi vardı. Bu durum okul gezisine gittiğin bir otobüs dolusu arkadaşının, gittiğin yerde otobüsten zorla indirildikten sonra, bütün eve dönüş yolunu bomboş bir otobüste tek başına dönmek gibiydi. Bu onun için kötünün iyisiydi, ya da kötünün kötüsü. Üniversite eğitimine başladığında sınıfını oluşturanlardan bariz farklarla ayrılıyordu. En temelde akademik olarak aynı eşikte değillerdi. Aradaki fersah, gözlerindeki bakışa bile yansıyordu. Bulunduğu durum, bir çuval patatesin içerisindeki altın külçesi olmak gibi değildi, daha çok bir teknik grafikteki tahminsiz ve sevimsiz bir pik gibiydi. Hesapları karıştıran genellemeleri bozan bir pik. Ayrıca acıları vardı demeyeceğim, her insanın tarifi imkansız acıları vardır geçmişinde. Ama geçmişinden yaptığı çıkarımları vardı Ahmet Hakan’ın. Ve bu çıkarımları aynı binanın altında bulunduğu hiç kimsenin yaşam çıkarımlarıyla örtüşmüyordu. Bu çıkarımlar o denli tazeydi ki göz yumulması ve ya bir şekilde gözden çıkarılması imkan dahilinde değildi. Hayallerinin ve çabalarının burada sonlanmasını kabul etmedi, okulun en aksak ve gecikmeli öğrencilerinden birisi olarak hiçbir derse katılmayıp kendisini sistematiğin soktuğu o deliğe bulaştırmadan mezun oldu. Bu yıllarında boş durmadı, Nietzsche ile bağrıştı, Foucault ile söyleşti, Saussure’e göz kırptı, İbn-i Arabi’den azar işitti, Chomsky’ye uzaktan el salladı, Einstein ile Kozirev’in tartışmalarında araya girdi, Zizek’i ara sıra sıkıştırdı, müzikteki besteciyi bulabilmek için binlerce müzik parçası tekrar tekrar söküp taktı, Clint Mansell’i ve Mavi Sakal’ı bu yüzden sevdi ama Bono’yu hala cıvık bulur, Toscani ile Seguela’nın muhabbetlerine takıldı bir ara, Haneke den Lynch’e, Kubrick’ten Aronofsky’ye çok şey izledi, Shakespeare’den İsmet Özel’e şairleri anlamaya çalıştı, Zaha hadid’e ve Lovegrove’a imrendi… dı.. dı.. dı… tasarladı, hesapladı, yazdı, sildi.</p>
<p>Ahmet Hakan bütün bunlarla uğraşırken, hancı dağılan masayı topladı. Masada artık tek partili bir zaman başlamıştı. Kavga gürültü olmuyor, umut yeşeriyordu ama temkinliydi yinede herkes, sessizlik vardı fırtına çıkmaz denilemezdi. Eski “Arka Bahçe”nin (şimdinin “Savaş Müzesi”) çocuklarından birisi masanın en güzel yerinde oturuyordu. Yanında da sınıf arkadaşları. Ama Ahmet Hakan kendi sınıf arkadaşları nerede bilmiyordu. Soracak kimsesi de yoktu ortalıkta. Kimin karşısına çıksa, kime yüzünü dönse; bir yabancıya, hatta hiç görmediği bir canlıya bakar gibi bakıyordu ona.  Çünkü Ahmet Hakan, eski bir hesabın bakiyesiydi. Yenilerin görmek istemediği, eskilerin utandığı. Dostların kaçtığı, düşmanların kovduğu.</p>
<p>Konuyu Toplamak gerekirse eğer; Ahmet Hakan’a ne oldu. Uzun uzun anlatıp konuyu bir realty show atmosferine sokarak acılardan reyting elde etmek gibi bir görüntü vermenin faydası yok. Kısa ve net söyleyeyim: O öldü.</p>
<p>Şöyle ki; ismini değiştirdi. Başka başka isimler taktı kendisine. Gerek isteyerek gerekse mecbur kalarak. Her şeyini Ahmet Hakana yükleyip terk etti. Ardında gözü yaşlı bıyıkları yeni terleyen umutlu bir ergen bırakarak.</p>
<p>Merak eder dururum bir gün birileri çıkıpta, Ahmet Hakan’a iade-i itibardan söz eder mi? Ölen öldü artık, korkulacak bir şey yok. En azından şöyle pişkin ve sanki bu katliamın sorumluları başka başka yerlerdeymiş gibi davranarak, bir salonda toplanıp, yapmacık bir üslupla şiirler okusak, huzurlarında bir dakika saygı duruşunda bulunsak, siyah giysek birde mesela…</p>
<p>Ahmet Hakan, cesedi sahipsiz delikanlı, kabrinde ruhuna sahip çıkan bulunsun… Amin…</p>
<p><em>* Metinde zikredilen Ahmet Hakan’ın, Bildiğimiz popüler insan Ahmet Hakan COŞKUN ile zinhar alakası yoktur.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.doksandokuz.org/?feed=rss2&amp;p=359</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bok</title>
		<link>http://www.doksandokuz.org/?p=345</link>
		<comments>http://www.doksandokuz.org/?p=345#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 05 Jan 2010 00:15:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>null</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.doksandokuz.org/?p=345</guid>
		<description><![CDATA[<p>Kelimeleri ard arda söyleseydik en uzun cümlemizin fiili &#8220;bok&#8221; olurdu, eğer devrik cümleler kurmasaydık.</p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kelimeleri ard arda söyleseydik en uzun cümlemizin fiili &#8220;bok&#8221; olurdu, eğer devrik cümleler kurmasaydık.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.doksandokuz.org/?feed=rss2&amp;p=345</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>
