ben de!

S.S.S.

manifesto

orji

« Bok
iktidar ile “kavga” »

temp

[temp]

Ahmet Hakan’ın iade-i itibarı

Okuma yetisini kavrayışa dönüştürebilecek kadar yaşamış herkesin hatırlayabileceği yakınlıktaki geçmişte bir Ahmet Hakan vardı. Lise çağlarında, yakışıklı, bıçkın, gözlüklü, okur, okumakla kalmaz; yazar, düşünür, tartar, hisseder bir yapısı vardı. Yaşının tedrisatına elverdiği yerindeydi. Akranlarına nispeten çalışkan, başarılı, faal ve canlıydı. Mensubu olduğu “Lise”sinde parmakla gösterilen, eğitim yılı içerisinde çeşitli bilgi ve kültür yarışmalarında, edebi veya sportif faaliyetlerde elde ettiği hatrı sayılır derecelerle daha da kalabalık kitleler trafından parmaklarla işarete maruz kalan, yaşının ve etrafındaki bu şatafatın getirdiklerine karşın; vakur bir “Liseli”. İdealleri vardı sonra; insanlara ve insanlığa dair. Adalet ve özgürlükten yanaydı. İnsanlar onu zeki çevik ve ahlaklı olarak bilirlerdi. İnsanların görmediği zamanlarda, quantum fiziğinden, adolesan gelişimini ileri psikolojik araştılarmalardan okumaya, dilbilimden, günün siyasi konjonktürünü takip etmeye, bach’tan kurt cobaine müzik dünyasını irdelemeye, henüz tam vakıf olamasa da film endüstrisi ve kitle iletişim araçlarının toplumsal tesirlerini anlamaya,  ileri fizik ve bilimsel gelişimin dünyaya açtığı yeni çığır olan bilişim ve teknoloji networkünün otobanlarında ülke altyapısının izin verdiği ölçütlerde varolmaya, extrem sporlara, sanata, mimariye ve yaratıcı üretim düşlerine bolca zaman ayırırdı. Mahalle esnafının “Adam olacak çocuk” lafının gayette sözlük karşılığıydı.

Tam da yeni  milleniuma girmenin arefesinde kendisini böyle hazırlıyordu ilerideki hayatına. Ülke yakın zamanda yine bir ekonomik krizi atlatmş, teorisiyle pratiği arasına uçurum olan çok partili demokrasinin cilveleriyle, oynaşmalarıyla şenlik havası yaşıyordu. Kimilerine göre adil bir düzen geliyordu, kimilerine göre irtica hortlamıştı, kimilerine göre laiklik elden gidiyordu, kimilerine göre türk milleti parçalanıyordu, kimilerine göre ordu yönetime el koymalıydı, kimlerine göre muasır medinet batıdaydı, doğudaydı, kuzeydeydi, güneydeydi; ama kimseye göre bu topraklarda değildi. Kimseye göre masada çözüm yoktu, hep başkalarıydı çözüm. Şenlik ve oynaşma bitmiş, geç saat olmuş, fazlaca içen konukların masayı dağıttığı, birbirlerine bilinçsizce saldırdığı, beş dakika geçmeden öpüşüp barıştığı, sonra yine kavgalar ettiği, ekonomik ederlerin fütursuzca havada savrulduğu, rekabet ahlakının gitgide kaybolduğu basit bir kaçamak eğlence gecesine dönmüştü memleketi umumiyye. Ahmet Hakan bu zamanlarda henüz bunları anlamak için kendisi bu toplumsal savaşımların dışarısından bakabilecek, yorumlayabilecek kadar olgunluğa erişmiş sayılmazdı. Daha bıyıkları yeni terleyen bu delikanlı, kendini bir tarafın içinde buluyordu sürekli. Kimilerinin irticacı, kökten dinci, gerici, yobaz dediği sınıftaydı. Bunu pek kafasına takmıyordu. Bu yaftalamaların hepsi genel birer kanıydı ve onu tanıyanlar veya yakından bakanlar bu söylemlerine devam edebilecek bir kanıt bulamayacaklardı; bundan emindi. Bu taraftarın rakip oyuncuya küfretmesi/aşağılaması gibi bir şeydi; maç bitince herkes aynı sokakta kol kola yürüyecekti, hele bir milli maç olsun birde siz orda görün bizi…

O akşam eğlencesinde hesabı ödemeye, kırılan dökülenleri karşılamaya kimse yanaşmamış olacak ki bir devrin kavgasında faturanın bir kısmı o ve arkadaşlarına kesildi. Her şeyin daha da kötüye gideceği birçok arkadaşının dün okula geldiği kıyafetleriyle bugün okula girememesinden belli olmuştu. hayatını güzel yarınlar için vargücüyle imar etmeye çalışan ve bu mimarinin harcına olabildiğince steril ve temiz fikirler yerleştirmeye çalışan bir genç dimağına, müsebbibi olmadığı halde müşkülatına maruz kaldığı bu durumun tarifi olmaz “burukluğu ve hınç”ı yerleşmeye başladı. İlk tepkisi içgüdüseldi basitti, yaşayan her Türk vatandaşının ezbere bildiği bir kelime: “kahrolsun”. Sonraları bir şeyler iyiye gitmedikçe farketti ki bu hınç aslında başka bir kavganın başlangıcıydı. Arka bahçenin tellalı da ön bahçenin sahibi de onun için birdi, yalınkılıç, et ve kemikten bir bedenin zihnen bir dünyayla kavgası başlıyordu.

Yaşıtları gibi o büyük sınavın önündeydi; Üniversiteye giriş sınavı. Ahmet Hakan ilk kez gireceği bu sınavda başına geleceklerden haberli bile olsa umutlarını kaybetmemişti. Her zaman yaptığın yapacaktı, başaracaktı. Ama olmadı. Sebeplerini biliyordu. Kavgayla geçen bir yıllık zamanında hem okuduğu lisenin son iki senesini bir senede bitirmek zorunda kalmış, beş günlük yoğun okul temposuna hafta içi ve hafta sonu dershane, özel ders ve etütler sıkıştırmış, katlanılmaz baş ağrıları yüzünden sürekli ilaçlar kullanmıştı. Birde sınav sistematiği değiştirilmiş, kendisi gibi mesleki eğitim üzerine tedrisatta bulunan liselerin öğrencileri, hiçbir açıklama, ön bilgilendirme, geçiş süreci, tercih imkanı sunulmaksızın girecekleri sınavın nerdeyse üçte birine tekabül eden oranlarda puan kesintilerine tabi tutulmak suretiyle, Türk eğitim sistemini modern ve muasır bir seviyeye yaklaştırmak amacı güdülerek, dışarıdan diktatöryal ve faşizanca bir kıyım gibi görünse de aslında hiçte öyle olmayan, tamamen “safiane ve korumacı” duygularla, yeniden yapılandırılmıştı. Pes etmedi Ahmet Hakan, bir sene daha uğraşarak, tıbbiye okuyabilecek kadar soru cevaplayıp, zar zor bir mühendislik eğitimine hak kazanabildi. Gururlu muydu, hayır. Hiçbir şey hissetmiyordu. Koca lisede bu kadar normal bir başarıyı geçeni bırakın ulaşabilen bir iki kişi vardı. Bu durum okul gezisine gittiğin bir otobüs dolusu arkadaşının, gittiğin yerde otobüsten zorla indirildikten sonra, bütün eve dönüş yolunu bomboş bir otobüste tek başına dönmek gibiydi. Bu onun için kötünün iyisiydi, ya da kötünün kötüsü. Üniversite eğitimine başladığında sınıfını oluşturanlardan bariz farklarla ayrılıyordu. En temelde akademik olarak aynı eşikte değillerdi. Aradaki fersah, gözlerindeki bakışa bile yansıyordu. Bulunduğu durum, bir çuval patatesin içerisindeki altın külçesi olmak gibi değildi, daha çok bir teknik grafikteki tahminsiz ve sevimsiz bir pik gibiydi. Hesapları karıştıran genellemeleri bozan bir pik. Ayrıca acıları vardı demeyeceğim, her insanın tarifi imkansız acıları vardır geçmişinde. Ama geçmişinden yaptığı çıkarımları vardı Ahmet Hakan’ın. Ve bu çıkarımları aynı binanın altında bulunduğu hiç kimsenin yaşam çıkarımlarıyla örtüşmüyordu. Bu çıkarımlar o denli tazeydi ki göz yumulması ve ya bir şekilde gözden çıkarılması imkan dahilinde değildi. Hayallerinin ve çabalarının burada sonlanmasını kabul etmedi, okulun en aksak ve gecikmeli öğrencilerinden birisi olarak hiçbir derse katılmayıp kendisini sistematiğin soktuğu o deliğe bulaştırmadan mezun oldu. Bu yıllarında boş durmadı, Nietzsche ile bağrıştı, Foucault ile söyleşti, Saussure’e göz kırptı, İbn-i Arabi’den azar işitti, Chomsky’ye uzaktan el salladı, Einstein ile Kozirev’in tartışmalarında araya girdi, Zizek’i ara sıra sıkıştırdı, müzikteki besteciyi bulabilmek için binlerce müzik parçası tekrar tekrar söküp taktı, Clint Mansell’i ve Mavi Sakal’ı bu yüzden sevdi ama Bono’yu hala cıvık bulur, Toscani ile Seguela’nın muhabbetlerine takıldı bir ara, Haneke den Lynch’e, Kubrick’ten Aronofsky’ye çok şey izledi, Shakespeare’den İsmet Özel’e şairleri anlamaya çalıştı, Zaha hadid’e ve Lovegrove’a imrendi… dı.. dı.. dı… tasarladı, hesapladı, yazdı, sildi.

Ahmet Hakan bütün bunlarla uğraşırken, hancı dağılan masayı topladı. Masada artık tek partili bir zaman başlamıştı. Kavga gürültü olmuyor, umut yeşeriyordu ama temkinliydi yinede herkes, sessizlik vardı fırtına çıkmaz denilemezdi. Eski “Arka Bahçe”nin (şimdinin “Savaş Müzesi”) çocuklarından birisi masanın en güzel yerinde oturuyordu. Yanında da sınıf arkadaşları. Ama Ahmet Hakan kendi sınıf arkadaşları nerede bilmiyordu. Soracak kimsesi de yoktu ortalıkta. Kimin karşısına çıksa, kime yüzünü dönse; bir yabancıya, hatta hiç görmediği bir canlıya bakar gibi bakıyordu ona.  Çünkü Ahmet Hakan, eski bir hesabın bakiyesiydi. Yenilerin görmek istemediği, eskilerin utandığı. Dostların kaçtığı, düşmanların kovduğu.

Konuyu Toplamak gerekirse eğer; Ahmet Hakan’a ne oldu. Uzun uzun anlatıp konuyu bir realty show atmosferine sokarak acılardan reyting elde etmek gibi bir görüntü vermenin faydası yok. Kısa ve net söyleyeyim: O öldü.

Şöyle ki; ismini değiştirdi. Başka başka isimler taktı kendisine. Gerek isteyerek gerekse mecbur kalarak. Her şeyini Ahmet Hakana yükleyip terk etti. Ardında gözü yaşlı bıyıkları yeni terleyen umutlu bir ergen bırakarak.

Merak eder dururum bir gün birileri çıkıpta, Ahmet Hakan’a iade-i itibardan söz eder mi? Ölen öldü artık, korkulacak bir şey yok. En azından şöyle pişkin ve sanki bu katliamın sorumluları başka başka yerlerdeymiş gibi davranarak, bir salonda toplanıp, yapmacık bir üslupla şiirler okusak, huzurlarında bir dakika saygı duruşunda bulunsak, siyah giysek birde mesela…

Ahmet Hakan, cesedi sahipsiz delikanlı, kabrinde ruhuna sahip çıkan bulunsun… Amin…

* Metinde zikredilen Ahmet Hakan’ın, Bildiğimiz popüler insan Ahmet Hakan COŞKUN ile zinhar alakası yoktur.

Etiketler: 28 subat, ahmet hakan, imam hatip, katliam, millenium

Bu yazı 9 Ocak 2010 tarihinde 21:17 temp tarafından yazılmıştır. Bu yazıya gelecek herhangi bir yorumu RSS 2.0 beslemesinden kolaylıkla görebilir. Eğer ki bir ahkam kesmek, ya da kendi sitenizdetartışmak isterseniz bu bağlantıları kullanabilirsiniz.

[Mürid ol]:
  • Turn this article into a PDF!
  • Print this article!
  • del.icio.us
  • Facebook
  • MySpace
  • Digg
  • StumbleUpon
  • Google Bookmarks
  • Mixx
  • Sphinn
  • blogmarks
  • Blogosphere News
  • FriendFeed
  • Live
  • Technorati
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks

[Ahkam Kes]

Güvenlik Kodu:

Facebook hesabınızı kullanarak da yorum yapıp Facebook'unuzda paylaşabilirsiniz!.

Facebook hesabınla giriş yap!

Facebook

    [Arşiv]

    • 2010 (10 Yazılar)
    • 2009 (50 Yazılar)
    • 2008 (4 Yazılar)
    • 2007 (1 Post)

    [Bayrak Taşıyanlar]

    [Yan Basanlar]

    [Kullanıcı Girişi]

  • Facebook hesabınla giriş yap!

    Facebook
  • [Arama]


  • R


9 9 o r g i e s, RSS Akışı: Yazılar (RSS) / Yorumlar (RSS).