ben de!

S.S.S.

manifesto

orji

Posts Tagged ‘99’

« Older Entries

[Kunduzun Sabrı]

25 Ocak, 2010

Az önce neyle karşılaştığıyla değil de neden yuvasını bir dere üzerinde set oluşturacak şekilde inşaa ettiğini düşünüyordu. Kimbilir belki de … Doğrudur… Hay bin kunduz aşkına…

“Kunduzun Sabrı” devamını göster

Kategori : Kategorilenmemiş | Etiketler: 99, 99 O r g i e s, doksandokuz, gelincik, kunduz, kunduzun sabrı, prayer, sabrı, the, transparent, transparenttheprayer, un | 2 Yorum »

[Wordpress Facebook Connect 99 Extended Version.]

12 Eylül, 2009

* Full Facebook Kullanici entegrasyonu.
* Kullanicilarin yazdigi yazilarin FB news-feed de gosterimi.
* Kullanicilarin yaptigi yorumlarin FB news-feed de gosterimi.
* Yapilan yorumlarin, yaziyi yazana ve diger yorum yapanlara FB notificationda haberdar etme.
* Facebook avatar destegi.

“Wordpress Facebook Connect 99 Extended Version.” devamını göster

Kategori : Kategorilenmemiş | Etiketler: 99, doksandokuz, extended, facebook, facebook connect, wordpress | 10 Yorum »

[3G Gerçekten de Her Şeyi Apaçık Gösteriyormuş!]

7 Ağustos, 2009

Zülfü Livaneli’ nin “Özgürlük” isimli bestesinin, bir özel telefon şirketinin reklamında kullanılması, duyarlı insanların tümünü üzdü. Daha önce bu konuya değinen var mı diye bir gogıllama yaptığımda, okuduklarıma önce sevindim, “ne de duyarlı insanlar var” dedim. Ama biraz düşününce, ortak bir hata yaptığımızı farkettim. Çünkü kelimeler arasına virgül dahi koyamayacak kadar kızgınlaşmamızı ve dahası bunu yazıya dökmemizi, ortak bir hata olarak görüyorum.

Bu yazılardaki ortak eleştiri, liberal solculara yönelik yapılıyordu. Ama liboşların - bu öyle çekici bir akımmış ki artık islamcı ve milliyetçileri de kendi tarafına çektiği için liboş diyorum  - karşısında, işte tam da, bu hataya düşüyoruz. Biz bağırıp çağırırken, onlar karaktersiz sesleriyie, sakince ve mizaha dayanarak konuşuyorlar. “Biz” derken, anti-kapitalistlerin ve anti-emperyalistlerin safında olduğumu söylememe müsaade edin.

Yine Z.L.’ nin savunmasını net ortamında öğrenmek isterken, bir okuyucunun soru e-postasına, “zaten şarkılarımın tümünü universal music’ e sattım, onların tasarrufunda” diye cevap verdiğini okudum. Ne hikmetse, çıktığı son tv programı TRT2′ deydi.

Z.L., ancak İsrail’ de, Haretz Gazetesine, “Türkler Ermenileri katletti” diyebilecek kadar aydın cesaretine sahip olduğu için - Bkz: O.Pamuk - İsviçre - ona fazla da yüklenmemeliyiz. Ama bu cümlelerine rağmen, onu yüreğinden atamayanlar, biliyorlardı ki, eğer karşı saftaki şeytani güçler bir gün mağlup olursa, insanlar “Özgürlük” şarkısını daha bir istekle söyleyeceklerdi. Çünkü artık o şarkı, onun değildi, universaldi.

Anladığım kadarıyla, Z.L.’ nin paraya ihtiyacı var. Eee, tüketim kültürü, borsa-döviz dalgalanması, velhasılı piyasa ekonomisinde ayakta durmak zor iş.

Benim demem o ki, kendime göre hesaplar yaptım. Gelirimi giderimi hesapladım. ABD, AB, Rotary Kulüpleri ve/veya başka birilerinin desteklediği vakıflardan da para yardımı - maaş almadığımı da hesaba katar ve dahi askerlik görevimi yapacak olmamı da unutmazsak, çok büyük şarkıcı, politikacı, romancı, aktivist (artık hiçbir güç bana sanatçı sıfatını kullandırtamaz) Z.L.’ ye, 100 TL yardımda bulunabilirim. Ona iyi uykular dilerim.

E.Ç.

Kategori : Kategorilenmemiş | Etiketler: 3G, 99, özgürlük, Zülfü Livaneli | Yorum yok »

[Yenisahra]

1 Ağustos, 2009

 

Yenisahra’ daki çingeneler,

Vahalarının tadını çıkarırken,

Hemen yanlarındaki notebook çantalılar,

Boğuluyorlar,

-Çölde dikilmek azabı- tarafından.

Ben sanıyordum ki güneş aynı güneş,

Ama üst mısradaki güneş,

Vahadakilerin yalnız tenini yakmış.

Diğerlerinin…

 

Belki de bu keşmekeşin ortasında,

“Bunalmak en doğrusudur”

Diyecektim ki,

Demir parmaklı penceresinin ardından,

Notebook çantalılara gülen zekası geri çocuk,

Beni susmaya ikna etti…

 

E.Ç.

 

Kategori : Kategorilenmemiş | Etiketler: 99, çingene, yenisahra | Yorum yok »

[İbrahim Tenekeci - Uçuş Denemeleri]

25 Temmuz, 2009

- Bir cenaze daha. Cenaze arabası önden gitti, yirmi kişi kadar olan bizler, camiye yürüyerek gittik. Yolda, döviz bürosunun önünden geçerken, neredeyse herkes, başını döviz bürosunun elektronik panosuna çevirdi ve o an, grup biraz yavaşladı. Ben, hemen önümdeki hacı amcaya çarptım. Aslında hacı amcaya değil, dünyaya çarptım.

- Yememek lazım gelir, yüzü olan şeyleri…

- Ölüm biriktirdiğimiz şeylerin altında kalmak olmalı.

- Hayalkırıklığı: Dolu sandığımız boş bir fotoğraf makinası ve “çekiyorum” diyen bir ses…

- Hiçbir zaman karnımı içeri çekmek zorunda kalmadığım için, Allah’ a şükrediyorum…

- Kıtlık: Koltuk örtüsü satan dükkana girip, oradaki tek nümune koltuğun fiyatını soran… Evet, sen…

- Bir heykel ne kadar başına buyruksa, insan olarak işte o kadar başıma buyruğum.

- Ben bu kendimden şikayetçiyim;

  Rabbim beni üzdüğün için

  Senden özür dilerim…

Kategori : Kategorilenmemiş | Etiketler: 99, ibrahim tenekeci, uçuş denemeleri | Yorum yok »

[Yazar, Eline Kalemi Niye Aldı?]

24 Temmuz, 2009

 Sebep, (merak etmeyin, bu defa alt-yapı kaynaklı değil) aşağıdaki metin üzere sahnelenen oyundur:

Mekân: Çarşı (turistik olursa sonucu daha fazla destekler)
                Veya sokak (kafe-barların yoğun olması tercih nedenidir)
                Veya alışveriş merkezi (bu da batıda olsun ki nemalanayım)

Figüranlar: Düşene el uzatmayan, hatta gülen ve hatta düşürenler
                        Ayrıca,
                        Düşen; düşürene ve düşürmüş olmasa da kendine el uzatmayana kızan
                        Ama,
                        Eline imkân geçince düşürenler

Kahramanlar: Abi veya abla - 9-13 yaşlarında (niyesi aşağıda)
                             Artı,
                             Küçük kardeş - 5-8 yaşlarında (niyesi aşağıda)

Senaryo: Mekân gereği koşturmaca vardır,
                   Bu koşturmaca tüketimle paralel, tefekkürle zıttır,
                   Figüranların yukarıda açıklanan karakteri gereği, vahşi bir koşturmaca söz  konusudur

                  Yazar da başını eğip, tabii oradan ayrılacak cesareti de gösteremeyip,
                  Bu sosyalleşmeden acı duymaktadır,
                  Zira kendisini, “iyilerden” birisi olarak kabul etmektedir,
                  Bu sırada senaryonun gelişme paragrafına geçilir:
              
               Gelişme paragrafı:
           
               Yazar, koşturmacaya dalmışken (buradaki dalmak, izleyerek yapılan dalmadır; ayrıca, muhtemelen çoktan oturmuş olduğu kafede; kola, gazoz, kahve veya birasını yudumlamakta ve / veya kalabalık sokak, çarşı, meydandaki güzel insanlara, onlar da bu bakışları kabullenmekle  yükümlüymüşler gibi bakışlarını dikmektedir – Unutmadan, az biraz saygılı olduğundan elinde kitap yoktur) görüş alanı dışından bir yerlerden bir sesleniş duyar:
              
- Abiiii, abiiii, abiiii. (abla da olabilir keza)
               
 Bu, kahramanlardan yaşça küçük olanın sesidir, biraz titrektir, bir şey istiyordur, derindendir,
 cırtlaktır, haysiyetsizdir, ama bir miktar daha fazla haysiyetsizce sandalyesine kurulmuş olan yazarın yüreğine işler, ona dokunur, öyle bir dokunuştur ki bu, biraz gıdıklar, hem biraz acıtır, noktaları ustaca bulur, deşer, geçmişi hatırlatır, hatırlanan geçmiş o anla kıyaslanır, vs…

   Yazar, eline kalemi alır.

    2009

Kategori : Kategorilenmemiş | Etiketler: 99, kalem, niye, yazar | 1 Yorum »

[Son Hikâye]

17 Temmuz, 2009

1. Bölüm - Ahmet

12 Mart 2006

“Bir günlük tutmaya karar vermek için, 25 yıl yaşamam gerekiyormuş demek ki. Peki, hayatım, kâğıt parçalarına dökülemeyecek kadar mı sıradandı?”

Lise yıllarında tamamını dolduramadığı, tam dolu olmadığı için de, çöp kutusuna değil ama atıl dolaplardan birinin dibine atılmaya mahkûm edilmiş çizgili defterine, bu satırları yazdı Ahmet. Günlüğünün ilk satırlarını. Önce defteri buldu tabii.

Sevecen, konuşkan Ahmet, bir şeyler yazmak ihtiyacı duymuştu. Onca arkadaşıyla, eş-dostuyla dertleşme imkânı olmasına rağmen. Hatıraları canlandı. Yedi yaşındayken, dedesi vefat etmişti. Bir hafta boyunca, kimseyle konuşmamıştı Ahmet. Çocuk inadıydı işte. Defterin naylon kaplı karton kapağını kaparken, o günleri hatırladı. Sanki on sekiz yıldır ilk defa, susmayı tercih etmişti.

O sussa, etrafındakiler buna dayanamaz, illa ehlileştirirlerdi onu. Çok sevilirdi Ahmet; yakışıklı, uzun boylu, şakacı, kültürlü bir gençti. Onu seven sürüyle tanıdığı vardı. Ama konuşası yoktu bugün, dışarı çıkası da. Ne olmuştu? İş hayatı-tartışma-hak-adalet ve sonuç: boyun eğmek… İşçi-işveren ilişkilerinin çözümlenmesi miydi bu tür sıkıntıların merhemi? Veya bu tür sıkıntılar, insanın bir uzantısı mıydı?

Yaşlandığını düşündü; belki artık evde oturmak, dinlenmek hoşuna gidiyordu. “Hayır” diye cevapladı kendini. Yatağına uzandı. Başka bir şeyler vardı ya, sebebini de kurcalamak istemiyordu. Az sonra uzanmaktan sıkıldı. Birkaç cümle karalamış, deftere kusmuştu içini sanki. Eski Ahmet geri gelmişti. Birilerini bulup konuşmak istedi.

Çelişki, vücut bulmuştu: Susmak, konuşmak ve yazmak arasındaki ilişki…

2. Bölüm – Hayat

Ahmet, özel bir üniversitede yüksek lisans yapıyor; üniversite ile özel sektörün ortaklaştığı bir projede de çalıştığı için, bir miktar para kazanıyordu. Babası sağ olsun, aslında paraya hiç ihtiyacı yoktu. Velâkin, bu düşük maaşlı, mesai istemeyen akademisyenlik işini, kulağı tırmalayan adı dahi kurtarmaya yetiyordu. Günlüğüne ilk cümlelerini yazmasının üstünden günler geçmişti. Artık televizyon izlemiyordu. Çünkü konuşmak istemeyişinin ertesi günü, bir haberde, bir linç görüntüsü izlemiş; içinde, benzer kaçış duygularının kabardığını hissetmişti. Başını diğer yana çevirmek, bir çözüm olabilirdi. Peki, nereye kadar? Diğer yanda daha kötüsünün olmadığı teminatını kimse vermiyordu ki.

Günlerden cumaydı. Bunu, hocasının öğle tatiline bir buçuk saat erken çıkmasından anlamıştı. Liseyi bitirdiğinden beri cumaya gitmemişti. Niyeydi? On beş yaşlarındaydı, mahalle camisinin imamı, öğleden hemen önce rahatsızlanmıştı. Namazı kıldıracak kimse yoktu. Komşu camiye nasıl koştuğunu hatırladı. İçinde yanan ateşin sıcaklığını özledi. Kan, ter içinde kalmıştı ama yetişmişti namaza. Seksen bin sene cehennemde kalmaktan kurtarmıştı kendini son anda. Ne kadar uzaktaydı acaba cami? On dakika mı koşmuştu? Mahallenin tüm ağabey ve amcalarının, hocasız cami önünde atıl bir halde bekleyişi aklından hiç çıkmamıştı. Sonra üniversite yılları… İçki… Önce temiz olmadığını düşünüp gitmemek, sonra kendini o cemaate yakıştıramamak. Üniversitedeki bir sınıf arkadaşı (Ömür), akşamdan kalma bile olsa, Cuma namazını kaçırmazdı. “Bir gün inancımı kaybedersem, yine de gideceğim, apartmanımın kapıcısının arkasında saf tutacağım” derdi. Kim bilirdi onun apartmanlardan bıktığını? Okul boyunca, bir de mezun olduktan sonra iki sene, durmaksızın çalışıp para biriktirmiş, sonra izbe bir yerlerde toprak almış, popüler dilde: “inzivaya çekilmişti”. Ahmet, ara sıra Ömür’ ü ziyaret ederdi. Arkadaşının yaşamına da hiç özenmezdi.

Bir süre, bu sıra dışı dostunu düşündü. Ömür Yılmaz… Üniversitede, arkadaşlarının soyadlarını bilmediği için, geri kalmış ülke insanı olmakla suçlayıp, iğnelediği Ömür, “Devlet dışında kim soyumu merak eder ki benim?” diye cevaplardı onu. “Vergi ve ordu ihtiyaçları için beni kayıt altına alırlar” derdi bir de.

Ahmet, aklının, hatıralarını üst üste niye çağırdığını iyi biliyordu. Önündeki yarı teorik yarı pratik soruyu çözememişti. “Ne yapıyorsam, onun dışında kalanlar aklıma geliyor hep” diye iç geçirdi. “Mesela yaşamak…”

Öğle arasında, fen bilimleri kantinine uğradı. Öğrencilikten kalan bir alışkanlıktı mühendislik kantininden alışveriş yapmamak. Onu tanıyan öğrenciler, bu karizmatik okulluya yaklaşmak, aynı masada dertleşmek isterlerdi. O da, bunu bilerek başı önde girdi kantine. Ekmek arası köftesinin hazırlanmasını beklerken, genç kızların tiz ve delikanlıların boğuk seslerini dinledi. Kendini, bu arka fondaki uğultuya niye daha önce kaptırmamıştı?

Tezgâhtar siparişi hazırlarken, o da köftenin kıvrımlarına, pütürlerine baktı. Artık yemeği hazırdı. Almaya mecburdu. Parayı ödedi. Dışarıya çıktı ve paketlenmiş yemeğini, en yakındaki çöp kutusuna bıraktı. “Canlı eti yemek he?” dedi içinden…

3. Bölüm - Hastalık

Bir hafta kadar et yemedi. Sonra, yumuşacık bir ekmek arasında, kıtır kıtır pişmiş bir ciğer söyledi kendine. Bu istisna bir yana, çok az yemek yiyordu. Bir ay sonra, tanıyanlar onu görünce, “hasta mısın?” diye sorar olmuştular. O da, halinden memnun, herkesin şiştiği bir dünyada zayıflamaktan hoşnut, gülerek yanıtlıyordu soranları. Ama iştahsızlığı, onun da içine kurt düşürüyordu. Evet, biraz fazla zayıflıyordu. Asıl dikkat çeken değişim ise, odasından nadiren çıkıyor olması ve anca kendisine soru sorulunca, o da birkaç kelimeyle konuşuyor olmasıydı. Bir gün, bir sabah banyosunun ardından saçını tararken, tarağın, başında bir garip ilerlediğini fark etti. Saçlarıyla dolmuştu tarak. İnce hastalık mıydı bu? Zar zor giyindi. Halsiz değildi de, dermansızdı. Dert neydi?

2 Mayıs 2006

“Bir on gün daha bekleseydim keşke. İlk notlarımın üzerinden tam iki ay geçmiş olurdu. Her şey tam olsun değil mi? İki ay, iki saat, iki dakika… Her şey yarım olsun da hayatta, bir bu, tam olsun. Yarım ekmek arası ciğer gibi. Valide heyecanlı. Televizyona bakmıyorsun, zayıflıyorsun, âşık mı oldun diyor. Babam hakeza. O da kızlara karşı ilgisiz olduğumdan şüpheleniyor galiba. Onun hayatında tanışmadığı kadar kızla beraber olduğumu bir bilse. İkisi de haklı olabilir, çok güzel bir yüzüm var. Kim baksa âşık olur. Bilmezler ki, hep kadınlar bana vurulur, ben onlara değil. Bölümün en başarılı genç akademisyeniyim. Ben herkesin adını unuturum, kimse benim adımı unutmaz…

Bu satırları kimse okuyacak mı acaba?

Gramer hatası yapmamı makul görürler mi?

Ama bilmiyorlar. İnsanlar bilmiyorlar. Muhtemelen her ilahi kitapta vardır “insanlar bilmiyorlar” diye bir cümle. Ne olacak, İLAHİ kitap sen de!

Neler yazıyorum ben? Eğer kendilerini yaşamın girdabına kaptırmamış olsalar, hepsi benim gibi düşünecekti. Üç bebesiyle, otobüste ter içinde kalmış, esmer pamuk yüzlü bir kadınla göz göze geldikten sonra, nasıl olur da yemek yerler, nasıl komedi filmi izlerler?

Ve nasıl olur da konuşurlar?”

Defterin kapağını kapadı, liseli duygusal bir kız çocuğu gibi defterini sarmaladı, göğsüne bastırdı. Oda kapısında anne-babasının dikildiğini ancak fark edebildi. “Bizimle de mi konuşmuyorsun evlat?” diye sordu babası. “Yok, konuşasım gelmedi, yarın bir doktora gideyim en iyisi, herhalde midemde bir rahatsızlık var. Siz de telaşlanmayın” cevabını duyan anne, derin bir nefes aldı. Birbirlerinin gecesinin iyi geçmesini diledi karşılıklı bakışan iki nesil. Hissettiklerinden emin olamayan Ahmet, babasını ikna edip, ona, yalnız kalacağı bir ev aldırmanın planlarını yaptı, hemen sonra kendinden tiksindi, utandı: uyudu.

4. Bölüm – Ömür

Ahmet, evin anahtarını cebine koydu, unuttuğu bir şey olup olmadığını düşündü. Önünde durduğu kapı çaldı. Neyi? Hayal mi görüyordu? Belki birisi dışarıdan zile basmıştı ama bir gariplik vardı. Donakaldı. Zil tekrar çaldı. Kötü bir kuş sesi taklidi… Kolu çevirdi. Karşısında Köylü Ömür duruyordu. İkisi de gülmedi, merhabalaşmadılar. Ahmet: ”Ben de çıkıyordum, beraber yürüyelim mi?” diye sordu. Günlük hayatta, kapıda dikilen misafirin yanlış anlayacağı bu soruyu duyunca, diğerlerinin aksine ferahlayan Köylü Misafir, elini dışarıya doğru bir kavis yapacak şekilde sallayarak: “Tabi kardeş, haydi!” diye cevapladı. Ahmet, kapı eşiğinin önünde durdu, çömeldi, köşede bir yerlerde duran ayakkabı süngerini aldı, ayakkabılarını temizlemeye koyuldu. İşinin ortasında başını kaldırdı. Arkadaşı kendisine bakıyor, “ne yapıyor olduğunun farkında mısın?” olarak tercüme edilebilecek bir şekilde tebessüm ediyordu. Başını tekrar indirdi. O da, Ömür’ ün aksine, sesli sesli ve dişlerini göstere göstere güldü.

Sokakta, yürüyüş temposunu Ömür belirliyor; ilk kez görenlerin gayet ciddi ve seviyeli zannedeceği; saçları önden dökülmeye başlamış, çizgileri çok belirgin olan düzgün kaşları, yuvarlak ve kapakları mor gözleri, beyazlaştığından, bakanı tiksindirmeyen tembel sakalı ile Ömür, önden önden yürüyor, kollarını abartıyla sallıyordu. Onun önceki halini bilmese, “küçük çiftliğinde canı çok sıkılmış” derdi Ahmet. Ama o hep böyleydi. Çok az konuşuyorlardı. Belliydi ki, Ömür, şehirli arkadaşının sağlığının kötüye gidişini bir yerlerden bir yolunu bulup duymuştu. Yoksa daha evvel hiç uğramamıştı Ahmet’ in yanına. Şehirden ve şehirle ilgili her şeyden kaçmış olması, onu iyi bir köylü yapmaya yetmiyordu. Ne de olsa, orada farklı bir hayat tarzı vardı ve farklı bir koşturmaca da orada sürüyordu. “Gitmeden önce, köy kahvelerinin şehir kafelerinden samimi olmadığı gerçeğini tahmin etmiyor olsaydım, orada kendime nasıl mukayyet olurdum, hiç bilmiyorum” diyen de kendisiydi zaten.

Biraz daha yürüdüler. Şehir merkezine yaklaştıkça, kalabalık artıyordu. Ezan okunmaya başladı. Ömür durdu. Refakatçisi de… Caddenin kenarındaki eski caminin minaresine baktı Ömür. Refakatçisi de…
Minareye bakmak boşunaydı, eskidendi o şerefede döpdönen müezzinler. Ama minarenin işaret ettiği yere bakıyorlardı belki. Ömür’ ün bakışları şerefeye saplanadursun, Ahmet, kulaklığından klasik müzik melodileri geldiğinde yaptığı gibi, cadde boyunca, oraya buraya koşuşan, yanından hızlıca seğirten insanlara bakıyordu. Kimi, Ömür’ e deli görmüş gibi bakıyor, kimi, elinde dosyalar, kâğıtlarla işini yetiştirmeye çalışıyor, kimisi de başını önüne eğmiş, olup bitenden habersiz, yürüyordu. Ezanın yarısında, Ömür geriye döndü ve daha kimselerin müşerref olamadığı dişlerini her zamanki gibi saklayarak, Ahmet’ e doğru güldü. Sonra yine başını minareye çevirdi. Bu bir körüktü. Şimdi Ahmet de insanları izlerken biraz biraz tebessüm ediyordu. Arkadaşların gülmesi birbirini tetikliyor, bir diğerinin duyduğu kıkırdama ötekini tahrik ediyordu. Müezzin, son kelimeyi uzatmayı sürdürürken, Ömür dayanamadı ve Ahmet’ e döndü, hınzır hınzır gülmeye başladı. Ahmet de kahkahayı bastı. Birbirlerinin omzuna dayandılar, gülmelerine devam ettiler. Ahmet, gülmesini bahane ederek gözyaşlarını serbest bıraktı.

Her ikisi de bir diğerinin gülme sebebini merak ediyordu ama sormuyorlardı. Hala arkadaş olmalarının sebebi de buydu zaten. Ahmet, din eleştirisine katlanamaz; Ömür, halkın aşağılanmasını gururuna yediremezdi. Ama ikisi de, karşısındakinin ruh halini tahmin ederdi. Biraz yürüdüler. Bir çay bahçesine oturdular.

“Bence sen iyileşmişsin, kötüleşmemişsin” diye söze başladı Ömür. “Niye öyle dedin?” – “Eski Ahmet olsa, caddede durduğumuzda, etraftaki güzel kızlara bakardı; şimdiyse bakışların daha derin”. Ahmet başını indirdi, tekrar Ömür’ e baktı; kafasını, haklısın gibilerinden salladı. “Kadınlarla anlaşman zaman geçtikçe zorlaşıyor, değil mi? O kadar çok kızla tanıştın ki, artık umudunu kestin. Onlar da senden kesti gerçi. Bir de şöyle düşün, benim gibiler, senin kadar uğraşmadan da umudunu kesmişti”. Ahmet söze gireceğini işaret eder gibi, daha önce masaya dayadığı kollarına yüklendi: “Abartma kardeş, tecrübe başkadır.” dedi. “Abartmıyorum. Ayrıca benim de tecrübelerim oldu”. Ahmet şaşırmıştı, “Hangi zaman aralığında azizim?” diye sordu, azizim kelimesine vurgu yaparak. Ömür derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı: “Üniversitenin son yılıydı. Apartmanın ikinci katında oturuyordum, hatırlarsın. Her akşam küçük kardeşini binanın önündeki oyun parkına getiren bir kız vardı. İlk akşamlar sesini duyuyordum sadece. Kadife sesini. Yüzünü görmeye kıyamıyordum. Veya yüzünü görünce hissedeceğim iyi ya da kötü duygunun baskısını yaşamak istemiyordum. Her neyse. Sonra sesini yaşamaya başladım. Birkaç hafta sonra niyet ettim, pencereden bakacaktım. O akşam şiddetli bir yağmur yağdı. O da gelmedi. Anlamıştım. Aslında bu bir “kendine gel” uyarısıydı. Ben de kendime geldim. Bir sene boyunca, penceremin kenarına kuruldum, o güzel sesi, sadece dinledim. Önce yağmur yağmasın diye dua ettim gün atlamadan. Okulum bitince de, hiç acı çekmeden ayrıldım evimden”. Ahmet, dostunun cümlelerini dinlerken önce şaşırdı, sonra heyecanlandı, sonra duygulandı, nihayet güldü ve “Biz de tek başına oturman hakkında teoriler uydurup duruyorduk, buymuş demek ki! Peki, neden daha önce anlatmamıştın bana bu hikâyeyi?” – “Kıvama gelmeni bekledim azizim” dedi Ömür, azizim kelimesine vurgu yaparak. Ahmet sormaya devam etti: “Sadece acı çekmemek için miydi bu yaptığın öyleyse?” – “Hala anlamadın değil mi Ahmet? Aslında beni hiç anlamadın da hadi neyse. İnsanda sorun yok Ahmet. “İki insan”da sorun var. İhtiyaçlarımız, ihtiyaç duymadıklarımız, öyle çirkin ki, o kadar iç bunaltıcı ki; varsın ben güzel olduğuna emin olduğum o yüzü görmeyeyim, hormonlarımın tetiklediği hazlarımı tatmin etmeyeyim ama yaşamımda çirkinlik, bulantı olmasın!”. Ahmet yine masadan uzaklaştı, kollarını bağladı, başını önüne eğdi, alt dudağını öne çıkardı, başını yine “haklısın” anlamına gelecek bir biçimde salladı.

Çaylarını yudumladılar. İkisi de çayları soğuttuğu için diğerini suçladı, gülüştüler. Ahmet tekrar biraz evvelki konuya döndü: “Dedin ya, beni hiç anlamadın diye, ben kırıldım o söze biliyor musun?”. Bu kez Ömür başını öne eğdi. Ama daha keskin ve hızlı bir şekilde tekrar doğrulttu başını: “Yalan mı ya Ahmetçim, seninle aynı kitabı okurduk, ben ertesi gün değiştiğimi hissederek gelirdim okula, sen hiçbir şey olmamış gibi gülerdin, kefeye giderdin; ben, akşamleyin kütüphaneyi kapatırken; sen, geceleyin barı kapatırdın. Ben zengin çocuğu değildim be dostum. Beni anlamamanı anlıyorum, inan. Belki ben de seni anlamadım hiç, benim de kabahatim vardır muhakkak.”

Ahmet, bu cümlelerin, yüreğine ok gibi saplandığını hissetti. Halsizleşti. Cevap vermeyi ya da konuşmayı sürdürmek istemedi. Beyaz plastik masanın üstünde gezinen sineği fark etti. Sinek, kanatlarını bacaklarıyla temizliyordu. “Sinek bile abdest alıyor” diye bir yazı okumuştu bir dergide. Bu masum hayvan pis olamazdı ki temizlensindi. Kanatları olmasa, insanların iğrendiği bir hayvan olurdu bu sinek diye düşündü. Sinek, yüzünü ondan tarafa döndü. Masanın üzerinde biraz ilerledi, hızlıca uçarak koluna kondu. Ahmet güldü, kolunu kıpırdatarak sineği kaçırırken: “şimdi olmaz” dedi. Ömür de düşünmeye dalmış olacaktı ki, onu duymadı. Ahmet, üstü kir kaplamış, sarıya çalan beyaz plastik masaya baktı. Dalları başının hemen üstüne kadar eğilmiş harika bir ağacın gölgesindeydiler. Etrafta benzer güzellikler, her renkten çiçekler vardı. Peki, insanlar buraya ne katmıştı? Kirli ve mide bulandırıcı renkte masa ve sandalyeler; kirli cam bardaklarda sunulan, ucuz çay ve ucuz kahve ile pişirilmiş içecekler, boyası dökülmüş bir küçük bina… İnsanoğlu henüz doğayı yenememişti. Bilinçsizlik ürünleri, bilincin ürünlerini hala yeniyordu. Tersi olsaydı da, her mamul, insanın gözünü okşuyor olsaydı… O vakit de, gözle görülmeyecek kan damlaları mı rahatsız edecekti Ahmet’ i? Bunu o düşünmedi ama aynı anda, yanında sessizce oturmakta olan arkadaşı, Ahmet’ in aklından neler geçtiğini hiç umursamadan, Ahmet’ in düşünmek istemediği şeyleri irdeliyordu.

“Ben bazen hayat kadınlarının yanına gidiyorum” diye bir çıkış yaptı Ömür. Ahmet öylesine şaşırdı ki, tepki veremedi. “Bir de oturmuş bana” diye başladığı cümleyi de bitiremedi. İç çekti. “O hassas, sevdiğine bakamayan Ömür, nasıl oluyor da böyle davranabiliyor?”. Ömür, arkadaşına bakmadı, ağzını buruşturdu, “Bu yaşta saçlarımın çoğunu kaybettim dostum, senin bu sorunun cevabını ararken. En son ne zaman konsere gittin?” – “Ne alakası var? Pekâlâ, iki hafta önce gitmiştim” – “Orada bir kızla tanıştın ve geceyi birilerinin evinde sonlandırdınız değil mi?” - Gülerek: “Evet de…” – “İşte, ben onu yapamayan ve hormonları olan birisiyim Ahmet. Beni hala suçluyor musun?” – “Suçsuz olsan saçların dökülmezdi”. Ahmet, son sözü söylediğinin farkındaydı. Ve aylardır içinde büyümekte olan, susma urunun, arkadaşıyla beraberken sükût ettiğinin de farkındaydı. Bu ne anlama geliyordu? İkisi de güldü. Kalktılar, biraz daha yürüdüler ve bir daha karşılaşmayı umduklarını sesli bir şekilde dile getirerek ayrıldılar.

5. Bölüm – Karşı Cins Üyeleri

4 Mayıs 2006

“İnsan bir tek cümle duyuyor ve hayata bakışı değişiyor. Bu, temelin zayıflığını mı işaret eder; yoksa hayatın eğilip bükülebilirliğini mi? Ömür, benim tek dostummuş ve artık ne yaparsa yapsın, öyle kalacak. İnsan olan Ömür’ ü diyorum, yaşam manasına gelen ömrü değil.

İki gün önceydi, dâhiliye doktoru beni psikiyatra sevk etmişti. Sessiz geçen iki gün. Sorulara dahi cevap vermediğim iki gün. Ve yirmi sayfanı eskitmişim senin. Aslında benim yeni yazılarım, senin eskimen anlamına geliyor.

?

İki gün susuyorum ve karınca duası el yazımla, senin yirmi sayfanı dolduruyorum.

Zayıflamak da ilgimi çekmiyor artık. Şişmanlara gülünürken, zayıflara acınması da hayret verici, değil mi dostum? A, dost muyuz artık? Sen kabul edersen ama. Etrafımda bir sürü insan varken, yalnız bir tane dostum olduğunu anladım. Tane diyorum, çünkü kiloyla satmıyorlar dostları. Sen de iki numarasın. Sanırım susup beni dinlediğin için sana bu payeyi verdim. On sekiz yaşıma girdiğim gün, babamın bana doğum günü hediyesi olarak aldığı son model bir spor araba kullandığımı bilseydin, yine de dostluğumu kabul eder miydin?

Gururlu musun şimdi?”

Oda kapısı çalındı. Annesini yine tersleyeceğini düşündüğü için canı sıkıldı. Cevap vermedi. Müsaade beklemeyen anne, kapıyı açtı. Yaşlı kadının yanında, uzun boylu, genç bir kız dikiliyordu. Kendini iyi hissettiği zamanlarda benzerlerinden daha fazla vakit ayırdığı kız arkadaşıydı bu. Onları, oturduğu yazı masasında karşıladı Ahmet. Başını, onlardan tarafa, sol omzuna doğru çevirmişti. Annesinin, yanındaki kızdan medet umuyor olmasına üzüldü. İkisine de acıdı. Nasıl da açılmıştı o ihtiyar gözleri! Ve alımlı kız da, görevi ben devralıyorum dercesine, kapı tokmağını tuttu, altyazılardan öğrendiği şekliyle: “Bizi biraz yalnız bırakabilir misiniz acaba?” diye anneye seslendi. Yaşlı kadın da, mesut bir ifadeyle görüntüden sildi kendini. “Hadi bakalım, kalk, dışarı çıkıyoruz, bizimkilerle buluşacağız barda” dedi genç kız. Karşılık veya herhangi bir mimik göremeyince, cesareti kırılmış cılız bir sesle “Haydi, tembellik yok artık” dedi. Kırıtarak, cezbedici bir edayla Ahmet’ e doğru yürümeye başladı. Karşısındaki, daha önce bir meczuba dönüşmüş olduğu için, kızın hiç şansı yoktu. Ahmet, ayağa kalkmadan, sol elini kaldırdı, “dur” der gibi hareketler yaptı, elini hızlı hızlı salladı. Kız durdu. “Dur dur dur dur” dedi adam yüksek sesle. Yavaşça ayağa kalktı, yavaşça kıza sokuldu, yavaşça yüzünü kızın yüzüne yaklaştırdı. Acele etmeksizin, kızın çekici yüzünü inceledi. Kızın yüzündeki o güzel çıkıntı ve girintilerden birini seçmeye uğraşır gibiydi. Gözleri, kızın kaşına takıldı. Sol işaret parmağıyla, alınmış kaşı okşadı. “Eğer” dedi, “Eğer minicik bir çocukken kaşın yanmış olsaydı, ben bu onlarca kıl tanesini yüzünde göremediğim için seninle beraber olmazdım. Ve acı olan şey de, bunu biliyor olman, biliyor olmam, biliyor olmaları!” . Karşısındaki, beklenmeyecek kadar hızlı bir biçimde: “Niye kırıcı oluyorsun? Çok değişmişsin görmeyeli!” – “Beni anlamanı beklemiyorum zaten senden. Aslında dediklerim de boşuna, vasat bir zekân olsaydı, beni ileride anlayacaksın derdim”. Kız, kız-gınlıkla ileri geri yürüdü, “Tanrısın değil mi? Doğum günümde evimi çiçekle donatan bir adamsın sen, konuşurken lafını bil bence” dedi ve kapıyı sertçe çekerek odadan ayrıldı. Ahmet, biraz önce oracıkta hiçbir şey olmamış gibi, sakince yazı masasına kuruldu ve günlüğünü doldurmaya başladı: “Hain üreme vasıtaları! ”

Bir kere daha bu hakareti etmişti kadınlara; çok nadir kullandığı halk otobüsüne bindiğinde, yanına oturan ve çok da güzel olmayan kızla, zekice hazırlanmış bir cümleyle başlattığı konuşma daha ilk hamlede geri teptiğinde, kızın, “ben herhangi bir toplu taşıma araçlarında ayartılacak kadın değilim” bilinçaltı dürtüsüyle hareket ettiğini düşündüğünde.

6. Bölüm – Son

12 Temmuz 2006

“Biraz bileğim ağrıyor, keşke iki elimi de kullanabilseydim yazı yazarken. Bu acıya sırf seninle süren birlikteliğimizin dördüncü ayını kutlamak için katlanıyorum. Duvar saatine göre resmen on iki temmuz artık.. Birlikteliğimiz derken, seni de diğer altı arkadaşından ayırt ettiğimi sanma sakın. Sen sadece yedinci deftersin, o kadar ve dördüncü ayımızı da sadece sıra sende olduğu için, seninle kutlayacağız.

Yarın okula uğrayacağım, bakalım profesör hazretleri, bu zayıf çehreyi tanıyacak mı?”

Sabah evden erken çıktı. Yürümek istedi. Kapısını biraz önce açtığı anlaşılan konfeksiyon mağazasının önünde, kendi kendine konuşan orta yaşlı bir kadına rast geldi. Yanından geçerken, kadının kendi kendine değil de, karşısında birisi varmış gibi konuştuğunu fark etti. Kadına sokularak: “Pardon hamfendi ama orada kimse yok” dedi. Kadın da şaşırarak “O zaman şu ufak çocuğu da görmüyorsunuz siz öyle mi?” diye söylendi. “Evet, sadece ben değil kimse göremiyor” – “Demek insanlar bana bunca yıldır bu yüzden garip davranıyordu, ben size çok teşekkür ederim, ne diyeceğimi bilemiyorum” diyerek minnettarlığını dile getiren kadından uzaklaştı Ahmet. O, bir iki adım attıktan sonra, kadın yine seslendi: “Bu arada, kırk yılımı ne denli zor geçirdim, ne fırsatlar kaçırdım, tahmin bile edemezsiniz. Bu pişmanlığa katlanabileceğimi zannetmiyorum. İzin verirseniz, uygun bir vakitte – gerçi işlerim çok yoğun, herkes kumaş örtünmek meraklısı oldu (gülerek) – uygun bir tarz belirleyerek intihar etmek isterim” sözüne hiç şaşırmayan Ahmet de, “Müsaade sizin hamfendi” diyerek konuşmayı bitirdi ve yoluna koyuldu.

Sonra bir grup orta yaşlı kadına rast geldi. Gündelikçi oldukları için başlarına illa da bir örtü atmak zorunda olduğunu hisseden bu üç kadının aralarındaki konuşmaya, yanlarından geçerken duyduğu kadarıyla kulak misafiri oldu: “Bu akşam sen ısmarlarsın artık, her akşam ben, her akşam ben” – “İyi tamam, akşam çekdeklee benden”. Ve gülüşmeler… “Defterime yazmalıyım bunları” diye iç geçirdi Ahmet de. “Ne kadar küçük bir hayatları var ve hiçbir şeyin farkında değiller” diye de ekledi içinden.

Eve öğleden sonra döndü. Ülkesindeki diğer emeklilerden çok farklı bir iş hayatı yaşadığı için ve işte şimdi, çalışmayı bıraktıktan sonra da çok farklı bir dinlenme süreci geçirdiği için, emeklilik kavramını, onu nitelerken bir sıfat olarak kullanmanın yanlış olacağı, ama sırf yaşlı bir adam olduğu için herkesin ağız alışkanlığı edindiği üzere: “emekli” babasını ve dahi hiç çalışmadığı için onu nitelerken emeklilik kavramının bir sıfat olarak kullanılmasının yanlış olacağı annesini, büyük salondaki büyük kanepelerine oturmuş, büyük televizyonu izlerken buldu. “Ne kadar büyük bir hayatları var ve hiçbir şeyin farkında değiller” diye iç geçirdi. Bu defa biraz gülümsedi. İki aydır birkaç kelimeden fazla lafını işitmedikleri oğullarından artık umutlarını kesmiş olan baba ve annesi de, bir süredir kapıda dikilmekte olan ve sebepsiz yere gülüp duran çocuklarına baktılar, sonra tekrar ekrana diktiler gözlerini. Ahmet, yine bir şey demedi ama odayı adımladı ve kanepenin yanındaki koltuğa oturdu; dirseğini koltuğun koluna, çenesini eline yasladı, dikkatli bir tavırla televizyondaki canlandırmayı seyretmeye koyuldu. Ebeveynler şaşkındı. İkisi de, iyileşme süreci zarar görmesin diye düşündü ve sesini çıkarmadı. Ahmet az sonra yerinden kalktı, mutfağa gitti, bir şeyler atıştırdı. Sonra odasına döndü, yastığa başını koyar koymaz uyuyakaldı. Ancak ertesi sabah uyanabildi. Elbiselerini değiştirdi. Bu sırada anne ve baba, hizmetçinin son rötuşlarını yapmakla meşgul olduğu kahvaltıyı bekliyordu kahvaltı masasında. Oğulları da az sonra mutfağa girdi. Elinde bir sürü defter vardı. “E, bu sabah ne var bakalım kahvaltıda?” diye sordu neşeyle. Hizmetçi “Aaaa” dedi gülerek. Ebeveynler şaşkın ve duygulu… Ahmet, bir çöp poşeti bulup içine doldurdu çoğu yeni kaplanmış defterleri. Sofraya oturdu, birkaç kere daha takıldı odadaki diğer insanlara. Çocuklarının yüzüne renk geldiğini gören büyükleri, hala sorulması gereken soruları sormuyorlar, zor da olsa meraklarını yeniyorlardı. “Bu arada” diye söze başladı Ahmet, “Tezimi zamanında teslim edemedim, okulu da daha fazla uzatamayacağım için, ilişkimi kesmişler, gerekli yazışmaları da yapmışlar, ağustos ayında askere gideceğim” diye de bitirdi sözünü.

2009

Kategori : Kategorilenmemiş | Etiketler: 99, son hikaye | Yorum yok »

[12.07.2009]

12 Temmuz, 2009

 

Eğer geri kalan herkes iyi olsaydı,

Ben,

Kötü olurdum,

Olmayı isterdim.

En kötüsü de, olmalıydım.

Kategori : Kategorilenmemiş | Etiketler: 99 | Yorum yok »

[Türkiye, Aydınını Bekliyor!]

30 Haziran, 2009

Türkiye’ nin farklı bir hikayesi vardır. Tıpkı Avrupa’ nın ve Amerika’ nın hikayesi gibi. Her toplumun geçmişini ve güncel durumunu, ona özgü ifade ve yaklaşımlarla açıklamaya çalışan, tarihsel materyalizmi bir düşünce rehberi olarak kabul etmiş aydınlarımız vardı. Kemal Tahir, Hikmet Kıvılcımlı ve Cemil Meriç gibi. Bir başka örnek de, Cemil Meriç’ in ifadesiyle, ”Maziden kopmamış Anadolunun, Batı’ ya karşı bir isyan çığlığı” olan Said Nursi’ dir. Nazım ve Necip Fazıl’ ın adı geçmiyor değil mi? İşte, “tıpkı Avrupa’ nın ve Kuzey Amerika’ nın şahsına münhasır hikayeleri gibi” olarak düzeltilmeye muhtaç olan cümlem, şöyle devam etmeli: “Güney Amerika, Hindistan, Afrika, Çin, Osmanlı ve Rusya’ nın hikayeleri bambaşkadır”. İşin kötü yanı, soğuk savaş sonrası, yeni dünya düzeni, aklımızı çok karıştırıyor. Çok maske var. İşte, Türkiye halkı, onu “aydın”latacak,  entelektüelini bekliyor.

E.Ç. 

Kategori : Kategorilenmemiş | Etiketler: 99, Aydınını Bekliyor!, turkiye | Yorum yok »

[28.06.2009]

28 Haziran, 2009

Soğuk savaşın bitmesiyle beraber, dünya, daha önce hiç tanık olmadığı bir alt-yapı durumuna evrildi. Gelişmiş ülkeler, tüm sömürü güçlerini; kültüre, tüketim alışkanlığını benimsetmeye adadı. Sömürgelerinden çekildiler. Gelişmiş ülke aydınları, bu politikayla, sessiz bir işbirliğine giriştiler. Ama, diyalektik icabı doğacak tepki de benzersiz olacak. Ve işin üzücü veya sevindirici tarafı (bu vaziyetin yorumundan hiç emin değilim), gelişmelerin çok çok hızlı olması. Eskisi gibi cahil olmayan, internete çoktan alışmış olan sürü-çoğunluk-halk-ezilenler, her neyseler, aktörü olacakları başkaldırışlarının biçimi ile, benim merakımı ölesiye cezbediyorlar…

Kategori : Kategorilenmemiş | Etiketler: 99, doksandokuz | 1 Yorum »

« Eski Yazılar

    [Arşiv]

    • 2010 (10 Yazılar)
    • 2009 (50 Yazılar)
    • 2008 (4 Yazılar)
    • 2007 (1 Post)

    [Bayrak Taşıyanlar]

    [Yan Basanlar]

    [Kullanıcı Girişi]

  • Facebook hesabınla giriş yap!

    Facebook
  • [Arama]


  • R


9 9 o r g i e s, RSS Akışı: Yazılar (RSS) / Yorumlar (RSS).